6/4/2008 · Kategori: KULTUREL
NASRETTİN HOCA KİMDİR
Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur.
Eskişehir'in Sivrihisar İlçesinin Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.
Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.
Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur'la ilgili "hamam, Timur ve peştemal" gülmecesi de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.
Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda" diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.
Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret" le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim" başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan "Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.
Nasreddin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, "İncili Çavuş", "Bekri Mustafa", "Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir.
CEM ÖZER ÖZKAN
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
6/4/2008 · Kategori: KULTUREL
KİTLEYİ UYUSTURMADA KAZANAN KİMLER?
FUTBOL MİLLETİMİZİ OYALAMADA BİR UYUSTURCU MU?
Bu politikaların arkaplanlarına baktığımızda bazılarının totaliter bir zihniyetten beslendiğini ve bu niteliğinden dolayı da kitleler üzerinde oldukça despotik pratiklerle varlığını somutlaştırdığını görmekteyiz. Bir de kitleyi oyalamaya yönelik ama bu kez soyut bir baskı ve/veya manipülasyon kurgulamasıyla karşımıza çıkan bir zihniyet söz konusu. Burada özellikle toplumsal formasyonların her kademesinde pratikleri bağlamında içselleştirilen kültür, ekonomi, müzik, sinema ve spor (özellikle futbol) gibi faaliyetler/uğraşılar söz konusu manipülasyon ve/veya baskı argümanlarının sistem tarafından bizzat uygulandığı birer egemenlik alanlarıdır. Bu alanlardan biri olan spor ve sporun günümüzdeki en etkili dalı olan “futbol”, hem popülaritesi bakımından hem de etkisi açısından yazının ana konusunu oluşturacaktır. Bununla birlikte futbolun toplum üzerindeki etkisine, tarihsel bir pratikle başlamak konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
1932–1968 yılları arasında Portekiz’i yöneten diktatör Salazar’a ülkeyi nasıl kontrol ettiğini/yönettiğini sorduklarında, Salazar’ın cevabı “3F”olmuştur. Yani fado, fiesta ve futbol. Fado; kapitalist sömürüden muzdarip yoksulların, dışlanmışların (sistem tarafından “öteki”leştirilenlerin) ve faşizmin baskısı altında ezilen çaresizlerin dinlediği nostaljik ve lirik müziği ifade etmektedir. Fiesta ise, insanların dikkatlerini dağıtmada ve onları duyarsızlaştırmada afyon işlevi gören karnavallar, festivaller ve sokak eğlenceleriyle dolu bir yaşam tarzı veya eğlence kültürü olarak tanımlanmaktadır. Futbol ise herkesin bildiği gibi en basit tanımlamayla; geniş bir sahada 22 kişinin bir topun peşinden koşturması ve o koşturmayı da milyonlarca kişinin izlemesidir. Keşke futbolun etkisi veya gücü tanımlamasındaki kadar basit olsaydı. Peki, futbolun bu kadar basit bir tanımlamasına rağmen nasıl oluyor da böylesi bir etki yaratabiliyor? İşte asıl cevabını bekleyen soru budur.
Bilindiği gibi 1980 askeri darbesiyle toplum deyim yerindeyse “hizaya getirildi”. Ama hizaya getirmek yeterli değildi, bir de hizadakileri belli kalıplara koymak ve böylece sistemin mantığına göre yeniden biçimlendirmek/biçimsizleştimek gerekiyordu. İşte tamda bu noktada sistemin dönüştürücü etkisi kendisini farlı mecralarda gösterdi ve özellikle gençlik bundan fazlasıyla payını aldı. Apolitize edilen gençlik “ülkeyi ben mi kurtaracağım” gibi duyarsız söylemlerle siyasetten elini çekip farklı alanlarda kendini avutmaya başladı. 1980 sonrasında Turgut Özal’la gelen neoliberal politikalar dönemin genel çerçevesini oluşturuyordu. Özellikle büyük kentlerde esen sol rüzgarların taşraya sıçramasından endişe duyan sağ iktidarlar, bu dönemde futbolu bir afyon olarak kullanmaktan çekinmediler. Bununla birlikte özellikle 90’lı yılların başından itibaren popüler kültürden beslenen ve futbolu vazgeçilmez bir uğraşı haline getiren bireylerin çoğaldığını söylemek mümkün. Futbola büyük ilgi gösterilmesi “derin işler”ini “derin adam”larına yaptıran sistemin işini “derin”den etkiledi. Böylece yapay gündemlere bir yenisi daha eklenmiş oldu hem de en eğlencelisi. Kitlenin dikkatini farklı bir yöne çekmek için bundan iyi bir eğlence olamazdı.
Özellikle yabancı takımlarla oynadığımız maçların hemen akabinde (hatta gece yarısı) yapılan zamlarda da gördüğümüz gibi, futbol hem mevcut hükümetin işini kolaylaştırıyor hem de söz konusu süreçte “üstünü örtme /kitleyi farklı alana yönlendirme” misyonunu (susurluk, Şemdinli vakaları vb.) fazlasıyla yerine getiriyor. Öyle ki, ülkede ne olup bitiyor; ekonomi nasıl gidiyor, sağlık sistemi niye işlemiyor, ezberci eğitim sistemi nasıl düzeltilebilir veya ben bir “yurttaş” olarak “yurttan” ne kadar haberdarım diyenlerin sayısı hızla azalıyor. Gerçi haftanın üç günü geçen haftaki maçı konuşan, diğer üç günü haftaya oynanacak maçı konuşan ve son gün de (Cumartesi ve/veya Pazar) maça giden bir yurdum insanı bu kadar ciddi (!) bir iş dururken memleket meselelerini ne yapsın.
O dönemlerde Batı dünyasında ise küreselleşmenin hız kazanmasına paralel olarak Friedman’cı ve Şikago Okulu’yla kapitalizmin acımasız yıllarına geri dönülmüştü; işsizlik, yoksulluk, açlık ve ölümler. İşte, tam da bu noktada toplumun dikkatini dağıtabilecek her şeyden sonuna kadar yararlanılmaya başlanmıştı. Bu sömürü mantığı, kapitalizmde “marjinal fayda” olarak ifadesini bulmaktaydı. Bu bağlamda, futbol yepyeni yüzüyle kitlelerin karşısına çıkıyordu. Dışarıdan alınan kredilerle yapay biçimde şişirilen ticaret hacmi, bu spora büyük bütçeli yatırımların yapılmasına imkan sağlıyordu. Bu arada, stadlar ve diğer çalışma alanları mükemmel hale getirilmekte ve futbolculara bir asgari ücretlinin aldığı maaşın yüz katı kadar büyük paralar ödenmekteydi. Fakat bütün bunlar yaşanırken hem dünyada hem de ülkemizde sporun kendine özgü temel ilkeleri ve etik değerleri, kapitalizmin insafsız ve kazanmak için her yolu mübah gören Makyavelist kurallarına teslim oluyordu. Futbolun değişen işlevine paralel olarak sporun barış, kardeşlik ve dostluk gibi retorikleri hiçbir zaman pratiğe geçirilmemiştir. Bu değerler özellikle son yıllarda maalesef fanatizme kurban edilmekte ve gerek stadlarda gerekse stad dışında adeta taraftar terörü esmektedir. Yoldan geçen arabalara zarar verilmesi, kaldırım taşlarının sökülüp rakip taraftara fırlatılması, seviyesiz ve tahrik edici pankartların açılması, maç boyu kesintisiz küfürler, kendilerine ücretsiz tahsis edilen İETT otobüslerinin yağmalanması ve en basit bir maçta bile binlerce polisin görev alması yaşanan şiddetin ve fanatizmin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.
Her maçtan sonra futbol her boyutuyla tartıslır ama “kitlenin dikkatini dağıtma” misyonu da bir anlamda her zaman gizlenir ve her zamanki gibi tartışmaya açılmaz. Maç sonrasında farklı şehirlerde yaşanan silahlı-bıçaklı kavgalar aslında bir takım tutmanın veya maç kaybetmenin üzüntüsünden/sevincinden çok, insanlarımızın içlerinde hep bir tortu gibi biriken şiddet eğiliminin yansımalarıydı. Medya tarafından haftalar öncesinden dillendirilen - “nefesler tutuldu”, “yılın derbisi”, “bıçaklar bilendi”, “Türkiye’de hayat duracak”- gibi söylemlerle adeta gaza gelen insanlar zaten diğer yandan da dışlanmışlıkları ve yoksulluklarını kabartan ve şiddete yönelten TV programları/filmleri sayesinde patlamaya hazır birer bomba oluveriyorlar. Dolayısıyla bu perspektiften hareketle yaşanan onca çirkin ve şiddet dolu manzarada kazanan tarafın kim(ler) olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hem insanları haftalar öncesinden “dolduruşa” getir hem de “dolduruşun” sonuçlarını ekranlarda saatlerce gösterip riyakar bir tutumla “spor, dostluk ve kardeşliktir” şeklindeki hamasi nutuklarla yapılan icraatı halkın gözünde meşrulaştırmaya çalış….
Öte yandan bütün bu gelişmeler sistemin ve bu sistemden beslenenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Sonuç olarak bir oyun olmanın çok ötesinde kendisine farklı amaçlar için farklı misyonlar yüklenilen futbol, mevcut haliyle iki taraf için kazançlı iken futbola bu kadar ilgi gösterenler için paradoksal bir biçimde kayıp anlamı taşımaktadır. Bu yüzden insanların futbola yüklenilen bu misyonları görmesi ve ona göre hareket etmesi gerekir. Kaldı ki, sosyalist, kapitalist, İslami veya farklı bir sistem olsun, her sistemde kitleleri oyalamak veya uyuşturmak için farklı yollara/yöntemlere başvurulmaktadır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
20/2/2008 · Kategori: KULTUREL
Sevgililer Günü hakkında rivâyet muhteliftir. Bir-iki açıkgözün rafın dibinde kalan mamülatı pazarlama vesilesi olmasının yanında, sevgililer günü adındaki bu pazarlama yönteminin önemsenmesi gereken bir perde arkası vardır.
Olay şöyledir; St. Valentin Aşıklar ve Maşuklar Günü, İsa’dan önce Roma’da kutlanan, “Kurt Bayramı’ndan” kaynaklanmaktadır. Kurt Bayramı çobanların tanrısı “Faurus Lupercus’un” şenliğidir. İddiaya göre, o dönemde her 15 Şubat'ta genç Romalılar, içinde Faurus Lupercus’un yaşadığı varsayılan bir mağaranın önünde toplanırlarmış. Ortada bir küp dururmuş. O küpün içinde kız adları yazılı minik kağıtlar varmış. Delikanlılardan biri, rastgele bir kızın adını çekermiş. Bu yöntemle kurulan özel çift ve çiftler, ertesi yılki 15 Şubat çekilişine dek, akıllarından geçen her dürtü ve fantezilerin tatbikinde serbest bırakılırmış. Bir bakıma “kurt kanunu”, düşeni ısırırlar. Gençlik ne yapsın, o zaman televizyon yok ki, yarışması yapılsın.
Yine aynı iddialara göre Romalılar bu işi İ.S. 500'lü yıllara kadar sürdürmüş. Ama fevkalade dinsel ve cinsel şenlik,
Hristiyanları canından bezdirmiş. Hristiyanların neden canından bezdiği kitaplarda yazmıyor. Muhtemelen ya onlara isim
çektirmiyorlardı veya onların ismi çekilmiyordu.
Nihayetinde Roma Kilisesi sorumluları aramış ve Roma İmparatoru II. Claudius döneminde papaz Valentin bu durumun suçlusu seçilmiş. İhtimaldir papaz efendi gizli gizli lotaryaya iştirak etmiş.
Kitaplara göre Valentin İmparator Cladius Gothicus'un gazabından Hristiyanları kurtarmış, ama kendisini feda etmiş. Madem
Hristiyanlar çekilişlere katılmamış imparator niye kızmış, o belli değil. Olabilir ki, Hristiyanlar çekilişe iştirak etmek istememiş.
Bir görüşe göre de Valentin Efendi –mekanı cennet olsun- lotarya neticeleri ilan edilince, soluğu orada alır çiftlerin nikâhını
kıyarmış. Ben de ilk okuyunca “yahu hani bu işi yapanlar putperest Romalı münafıklardı” dedim, işin içinden çıkamadım. Ya Valetin –nurlara gark olsun- mundar olmasınlar diye kilise nikahı dümeniyle bunları devşiriyordu veya tuhaf bir tarikat kurmuştu. Valetin’in lüzumundan daha meşhur olduğunu düşünenler olabilir, ama inanın aynı herzeyi bugün yese yine meşhur olurdu.
Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Vatikan, rahmetli misyoner Valentin'e "aziz” unvanı vermiş. Neden vermiş, o da belli değil. Besbelli Roma bu işe kafa yormuş. Valentin –Allah taksiratını affetsin- ya Romalıları lotaryaya iştirakten kurtardığı için ya da lotaryaya iştirak ettirdiği için kutsanmış. Denebilir ki, o zaman Vatikan’ın uğraşması gereken, Türkiye’nin AB üyeliğinden daha ciddi işleri varmış.
Müteveffa Aziz Valentin –toprağı bol olsun- 14 Şubat 273 miladide öldüğü için 14 Şubat Dünya Aşıklar ve Maşuklar Günü olmuş. Ama kimin bu pazarlama dehasına sahip olduğu ise belli değil. İşin arkasında çiçekçiler ve zücaciyeciler olabilir. Belki de bu işin kurnazları renk körüydü, her şeyin yeşil olmasını istiyorlardı, bilmiyoruz ki!
Aşıklar ve Maşuklar Günü ilk defa ABD’de ekonominin tıkandığı 1929 bunalımı sürecinde kutlanmaya başladı. İşin içine aziz, papaz filan girince de ortalama bir Amerikalı için de cazip oldu. Haliyle bizim için de çok cazip. Hatta Stratejik Ekonomik
ŞİMDİ BUNLARA OKUDUKTAN SONRA SÖYLE Bİ EMPATİ YAPALIM SEVGİLİLER GÜNÜ VE BİR MÜSLÜMANIN SEVGİLİLER GÜNÜNÜ KUTLAMASI BENİM BİR YORUMUM YOK SİZİN VARMI?
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
13/2/2008 · Kategori: KULTUREL
*(Kürt Yükseltme Cemiyeti)
Kürt Teali Cemiyeti (Kürt Yükseltme Cemiyeti), Sevr antlaşmasının 62. ve 64.
maddelerinde bahsi geçtiği ve ABD Başkanı Wilson'un Wilson İlkeleri ile
belirttiği şekilde doğu illerinde, bağımsız bir Kürt devleti kurulması
amacını güden, gayesini gerçekleştirebilmek için doğu illerinde şubeler
açmış bir cemiyettir. Bu cemiyetin, ağır Sevr antlaşması şartlarına ve
işgale karşı Anadolu'da başlatılan direnişi kırmak için İngiltere tarafından
kullanıldığı ile ilgili belgeler yayınlanmıştır.
1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından alınan kararla
faaliyetlerine son verildi.
Nutuk'ta Atatürk bu cemiyeti ile ilgili şunları yazmıştır:
...Bu dernekler dışında, memleket içinde daha başka birtakım dernek ve
kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Diyarbakır, Bitlis, Elâzığ
illerinde, İstanbul'dan idare edilen Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu derneğin
amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir Kürt devleti kurmaktı.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk
30 Aralık 1918 tarihinde Dahiliye Nazırlığına verilen bir dilekçe ile
kurulmuştur.
Kurucuları
İstanbul'da ileri gelen Kürt aileler, bazı aydınlar ve bürokratlar
tarafından kurulmuştur.
Şemdinan ailesinden Şeyh Ubeydullah ve ahfadı
Seyyit Abdülkadir (Kurucu Başkan, Şeyh Ubeydullah'ın oğlu)
Seyyit Abdullah (Şeyh Ubeydullah'ın torunu)
Seyyit Taha (Şeyh Ubeydullah'ın torunu)
Bedirhan ailesinden Bedirhan Paşa ve ahfadı
Mehmet Emin Ali (Bedirhan Paşa'nın oğlu)
Süreyya (Mehmet Emin Ali'nin oğlu)
Celadet (Mehmet Emin Ali'nin oğlu)
Kâmuran (Mehmet Emin Ali'nin oğlu)
Mikdad Mithad Esved (Bedirhan Paşa'nın oğlu)
Bedirhanzade Mehmet Ali (Bedirhan Paşa'nın oğlu)
Bedirhanzade Hasan Nuri (Bedirhan Paşa'nın oğlu)
Halil Rami Bey (Bedirhan Paşa'nın oğlu, Malatya Mutasarrıfı)
Âsaf Bedirhan (Halil Rami Beyin oğlu)
Bedirhan Ali (Bedirhan Paşa'nın torunu)
Baban aşiretinden
Babanzade Şükrü (Ord. Prof. Şükrü Baban)
Babanzade Mustafa Zihni Paşa (eski Hicaz valisi)
Babanzade Fuat Bey
Babanzade Hikmet Bey
Babanzade Aziz Bey
Babanzade Mahmut Bey
Diyarbakırlı Cemil Paşa Ailesinden
Ahmet Cemil Paşa (Cemil Paşa'nın oğlu)
Ekrem Cemil (Cemil Paşa'nın oğlu)
Kadri Cemil (Cemil Paşa'nın oğlu)
Diğer bazı üyeler
Mevlanzade Rıfat (Yüzellilikler listesine alınarak sınırdışı edilmişti)
Ahmet Hamdi Paşa
Said Nursî
Abdurrahim Rahmi Zapsu
Arvasizade Mehmet Şefik
Said Molla (Yüzellilikler listesine alınarak sınırdışı edilmişti)
Kurtuluş Savaşında Anadolu'daki Faaliyetleri
6 Eylül 1919 tarihinde cemiyetin kurucularından Bedirhanlı aşiretinden
Celadet ve Kâmuran ile Cemil Paşa ailesinden Ekrem yanlarına İngiliz Binbaşı
Covbertin Noel ile Malatya'ya gelirler. Bu tarihlerde cemiyet doğu illerinde
örgütlenmeye çalışmaktadır. Diyarbekir 13. Kolordu Kurmay başkanı Halit,
Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya şifreli bir telgraf çeker.
Telgrafında Osmanlı subayları arasında şifreli telgraflaşmanın yasak
edildiği bir dönemde İngiliz binbaşısı Noel'in istediği kimselerle şifreli
telgraflaşma yaptığından ve elini kolunu sallayarak Bedirhanlı aşiretinden
kimselerle birlikte dolaştığından yakınır.[3]
Nutuk'da belgeler bölümünde, ilgili kişilerin takibi için üzerlerine
birlikler gönderildiği, Mustafa Kemal'in, 9 Eylül 1919 tarihli Erzurum 15.
Kolordu ve Ankara 20. Kolordu komutanlıklarına gönderdiği şifreli telgrafta
görülmektedir.
Mustafa Kemal, 9 Eylül 1919 tarihli şifreli telgrafında şunları yazar:
Bağımsız Kürdistan kurulması propagandası yapmakta olan İngiliz Binbaşı
Mister Noel, yanında Mevlanzade Rıfat, Bedirhanlılardan Kâmuran, Celâdet ve
Cemil Paşazade Ekrem beyler adlarındaki kişilerle Malatya'ya gelerek Elaziz
Valisi Ali Galip Bey de kendilerine katılarak, Bedirhanlılardan olan sancak
mutasarrıfı Halil Beyle birlikte ulus ve yurdun kötülüğüne işler çevirmeye
yeltendikleri ve sözde postayı vuranları izlemek amacıyla çevreden Kürtler
getirmeye kalkıştıkları haber alındığından, Harputtan 15. Alay Komutanı,
makineli tüfekle donanmış bir askeri birliği, Aziziye'den 2 süvari bölüğü,
Siverek'ten Malatya'daki 12. Süvari Alayına bağlı bölük Malatya üzerine
gönderilerek, adları geçenlerin tutuklanmaları için gereken girişim
yapılmıştır. Sonuç bilgilerinize sunulacaktır. Mustafa Kemal, Nutuk, Belge
62.
Sivas'taki Mustafa Kemal bölgedeki subaylar ve güvenilir devlet erkânı ile
telgraflaşmayı sürdürür. Harput'tan askeri birliklerin üzerine gelmekte
olduğu haberini alan Harput valisi Ali Galip, Malatya Mutasarrıfı Halil,
Binbaşı Noel ve aşiret reisleri Malatya'yı terkederek Kâhta yönüne kaçmaya
başlarlar. Jandarma Yüzbaşısı Faruk Bey, Kâhta'da kaçakları izler.
Malatya'ya 5 saat mesafedeki Raka köyünde Siverek'e kadar olan bölgedeki ve
Dersim'e varıncaya kadarki Kürt aşiretlerin haberdar edilerek bu köyde
toplandıklarını bildirir. Burda toplanan isyancıların Malatya'yı basacağı ve
Urfa'daki İngiliz Tümeninin aşiretlere yardım için bölgeye geleceği haberini
aldığını Malatya 15. Alay Komutanı İlyas Beye rapor eder ve İlyas Bey de
Sivasta bulunan Mustafa Kemal Beye telgrafla 11 ve 12 Eylül 1919 gecesi
gelişmeleri bildirir.
İstanbul'daki Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Bristol 30 Eylül 1919
tarihinde Washington'a telgrafla şunları bildirmişti:
İngilizler Kürtleri kullanarak milliyetçi akımı¹ boğmak istiyorlar.
Türklerin de Ermenilere karşı bir hareketi olduğu yolundaki haberler de bir
İngiliz propagandasıdır. Amiral Bristol, Amerikan Yüksek Komiseri, İstanbul,
30 Eylül 1919
Not1:Kuva-i Milliye'yi kastediyor.
1925 yılında cemiyetin kurucu başkanı Seyyit Abdülkadir Şeyh Sait İsyanı ile
ilgisi bulunduğundan dolayı idam edilmiştir.
Şeyh Said İsyanı, (Şubat-Nisan 1925) Doğu Anadolu'da merkezi yönetime karşı
girişilen geniş çaplı ayaklanma.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulanan politikalar Doğu Anadolu'da çeşitli
muhalefet odakları doğurmuştu. Bu muhalefet odaklarından Kürt İstiklal
Komitesi'nin çalışmaları açığa çıkarıldıktan sonra, örgütün önde gelen
yöneticilerinin çoğu tutuklandı.
Örgütle yakın ilişki içinde olan ve aynı doğrultuda çalışmalar yürüten Şeyh
Said'e bağlı kişilerin Diyarbakır'ın Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde
arama yapan bir jandarma müfrezesiyle girdiği çatışma (13 Şubat 1925), kısa
sürede genişleyerek yaygın bir ayaklanmanın kıvılcımını oluşturdu. Genç
vilayetinin merkez kazası Darahini'yi basarak (16 Şubat) valiyi ve öteki
görevlileri tutuklayan Şeyh Said, halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağıran
bir bildiriyle hareketi tek bir merkez altında toplamaya çalıştı. Bu
bildiride 'din uğruna savaşanların lideri' anlamına gelen mührünü kullandı
ve herkesi din uğruna savaşa çağırdı. Mistan ve Botan aşiretlerinin
desteğini aldıktan sonra Genç ve Çapakçur (bugün Bingöl) üzerinden
Diyarbakır'a yöneldi. Maden, Siverek ve Ergani'yi ele geçirdi. Şeyh
Abdullah'ın yönettiği başka bir ayaklanma kolu da Varto üzerinden Muş'a
doğru harekete geçti. Varto'yu ele geçiren isyancılar, Muş'a ilerledilerse
de halktan toplanan yardımcı kuvvetlerle Murat Köprüsü civarında mağlup
edilip, Varto'ya geri çekilmeleri sağlandı. Gelişmeler üzerine hükümet doğu
vilayetlerinde sıkıyönetim ilan etti (21 Şubat). Ayaklanmacıların üzerine
gönderilen ordu birlikleri Kış Ovası'nda Şeyh Said kuvvetleri karşısında
tutunamayarak Diyarbakır'a çekilmek zorunda kaldı (23 Şubat). Ertesi gün
Elazığ'a giren Gökdereli Şeyh Şerif yönetimindeki başka bir ayaklanma kolu
kenti kısa süre de olsa denetim altına aldı. 7 Mart'ta Şeyh Said'in
emrindeki 5000 kişilik bir kuvvet Diyarbakır'a saldırdı.
Olayın başlangıcında Mustafa Kemal ciddiyeti anlayıp, Heybeliada'da
rahatsızlığı nedeniyle dinlenen İsmet İnönü'yü acilen Ankara'ya çağırdı.
İnönü ve ailesini bizzat Ankara Gar'ında karşılayan Mustafa Kemal, olayları
anlatmak için İsmet Paşa'yı Çankaya'ya götürdü. Çankaya'da, İsmet Paşa'ya
"Doğuda laik sistemi yıkmak amacıyla yayılan gerici bir ayaklanmanın
başladığını" söyledi. İsmet Paşa'nın Ankara'ya gelmesi dedikoduların
başlamasına neden oldu. Ali Fethi Bey'in görevden ayrılacağı, yeni hükümeti
İsmet İnönü'nün kuracağı ve önlemleri onun alacağı konuşulmaya başlanmıştı.
Ayrıca Ali Fethi Okyar ile İsmet İnönü'nün arası açıktı. Ali Fethi Bey olayı
isyan olarak tanımlamamış ve sıkıyönetimle durdurulacağına inanıyordu.
Ancak, olayların hızla tırmanması karşısında Başbakan Ali Fethi Okyar'ın
istifasını isteyen Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü'yü yeni bir hükümet
kurmakla görevlendirdi (3 Mart). Bir gün sonra TBMM hemen Takrir-i Sükun
Kanunu'nu kabul ederek hükümete olağanüstü hal yetkileri tanıdı.
Ayaklanmayla ilgili yayınlara konan yasak daha sonra başka önlemleri de
kapsayacak biçimde genişletildi. Ayrıca Ankara ve Diyarbakır'da İstiklal
Mahkemeleri kurulması kararlaştırıldı. Bu sırada Diyarbakır'ı kuşatma altına
alan Şeyh Said kuvvetleri, hükümet kuvvetleri tarafından püskürtülerek geri
çekilmeye başladı. Geniş çaplı bir sevkıyatın ardından toplu saldırıya geçen
(26 Mart) ve bir bastırma harekatıyla ayaklananların çoğunu teslime zorlayan
askeri birlikler, İran'a geçmeye hazırlanan ayaklanma önderlerini Boğlan'da
(bugün Solhan) sıkıştırdı. Şeyh Şerif ve yanındaki bazı aşiret reisleri
Palu'da yakalanırken, Şeyh Said'de Varto yakınlarında Carpuh Köprüsü'nde ele
geçirildi (15 Nisan 1925).
Ayaklanmayı destekleyen eski Şuray-ı devlet reislerinden Kürt Teali Cemiyeti
reisi Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaşı İstanbul'da tutuklanarak yargılanmak
üzere Diyarbakır'a getirildiler. Yargılanma sonucunda Seyit Abdülkadir ve 5
arkadaşı ölüme mahkûm olarak, idam edildiler (27 Mayıs 1925).
Diyarbakır'daki Şark İstiklal Mahkemesi kısa süren bir yargılamadan sonra
Şeyh Said ve 47 ayaklanma yöneticisi hakkında da ölüm cezası verdi (28
Haziran). Cezalar, başta Şeyh Said olmak üzere, ertesi gün infaz edildi.
Şeyh Said Ayaklanması'nın bastırılması Cumhuriyet yönetiminin Doğu
Anadolu'da denetimi sağlamasında önemli bir dönüm noktası oldu. Öte yandan
ayaklanmayla ortaya çıkan gelişmeler, bir süre önce çok partili yaşama geçiş
yönünde atılan adımların kesintiye uğramasına yol açtı. Ayaklanmaya
karıştığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası, çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatıldı.*
Cem Özer Özkan
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
13/2/2008 · Kategori: KULTUREL
Bu yazıda,Türkiye"nin komşuları ile ilişkileri ve bunların ne gibi tehtidler oluşturabileceği anlatılmaktadır.Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan günümüze değin Türk insanının her zaman düşmanları olduğu ve bunun hep olacağı bizim sürekli olarak aklımızda bulundurmamız gereken önemli bilgiler olduğu ve bunun bilincinde daima hazır olmamız gerektiğini de anlatacağız.Bu tehtidler karşısında alınması gereken önlemler de ayrıca anlatılacaktır.
1. Yunanistan"ın Türkiye Üzerindeki Emelleri:
Yunanistan"ın bağımsızlığını kazanmasından günümüze kadar, iktidara kim, hangi parti gelirse gelsin ana hedefin değişmediği, Türk düşmanlığı ile yoğrulmuş “megalo idea” fikrinin ülkenin tüm yönetici ve kurumlarınca benimsenen temel bir görüş olarak önemini koruduğu görülmektedir.
Bu politikanın amacı; Kıbrıs, Batı ve Orta Anadolu, boğazlar, İstanbul ve Trakya'yı içine alan büyük Yunanistan'ın kurulmasını sağlamaktır.“Megalo idea”nın safhalarını şöyle sıralayabiliriz:
-Yunanların tam istiklâlinin temini,
-Batı Trakya ve Selânik"in Yunanistan"a ilhakı,
-Ege adalarının Yunanistan"a ilhakı,
-On iki ada"nın Yunanistan"a ilhakı,
-Girit adasının Yunanistan"a ilhakı,
-Kıbrıs"ın Yunanistan"a ilhakı,
-Batı Anadolu"nun Yunanistan"a ilhakı,
-Doğu Karadeniz bölgesinde Pontus Rum devletinin kurulması,
-Gökçeada ve Bozcaada"nın Yunanistan"a ilhakı,
-Arnavutluk"un güney epir bölgesi ile Makedonya"nın Yunanistan"a ilhakı,
-İstanbul"un işgal edilerek doğu roma imparatorluğu"nun ihyası ve megalo ideanın gerçekleştirilmesi.
Görüldüğü üzere Yunanistan bu faaliyet programının birçok maddesini gerçekleştirmiş veya gerçekleştirmek üzere teşebbüste bulunmuştur.Bu politikanın en büyük takipçisi kilise ve ordu olmuştur.
Bu nedenle batı komşumuz ve NATO müttefikimiz olan Yunanistan ile 1960'lı yıllardan bu yana çok boyutlu problemlerimiz vardır.İki ülke arasındaki sorunlar uzun süreden beri devam etmekte olup;kısa bir dönem içerisinde çözümlenmesi beklenmemektedir.Her Türk yaşantısının bir döneminde bu sorunlarla karşılaşmış veya karşılaşacaktır.Yunanistan ile sorunlarımız şunlardır:
Azınlıklar Sorunu
Lozan anlaşması"na göre Türkiye"deki Türk uyruklu Rumlar ile Yunanistan"daki yunan uyruklu Türklere azınlık statüsü tanınmıştır. Fakat Yunanistan On iki adalar"da yaşayan Türkleri azınlık statüsü dışında tutmaktadır. Yine batı Trakya Türklerinin hakları ikili ve milletler arası antlaşmalarla garanti altına alınmış olmasına rağmen Yunanistan Türk azınlığı üzerinde baskı politikası uygulamaktadır.Bunları birkaç ana başlık altında toplamak mümkündür:
-Türk okulları ve müftüler üzerine baskılar,
-Ekonomik, idarî ve sosyal baskılar,
-Batı Trakya Türklerinin Türklüklerini inkâr etme ve göçe zorlama.
Yunan hükûmetlerinin bir program dâhilinde yaptığı bu faaliyetler sonucunda batı Trakya Türklerinin yaşam şartları gün geçtikçe bozulmakta olup; çoğu göçe zorlanmaktadır.
Ege Denizi Sorunu
Ege sorunu,Türkiye ile Yunanistan arasında her an bir savaşa yol açabilecek çok yönlü sıcak bir sorundur.
Türkiye"nin tüm Ege kıyıları,Türk-yunan kara sınırlarının bittiği noktadan, Akdeniz kıyılarının başladığı noktaya kadar,Türk kara ülkesine pek yakın mesafede yer alan ve Türkiye"nin güvenliği bakımından büyük önem taşıyan çok sayıda yunan adasıyla çevrelenmiş durumdadır.Ege"deki statükoda yapılacak en ufak bir değişiklik dengeyi bozacaktır.İşte Ege"deki sorunumuz yunanların bu dengeyi kendi lehine değiştirme isteğinden kaynaklanmaktadır. Yunanistan Ege"deki statükoyu değiştirme faaliyetlerini sürdürürken bunu Türkiye"nin saldırgan emellerine karşı yaptığını söyleyerek gerçekleri çarpıtmaktadır.
Ege sorununa yol açan unsurlar şunlardır:
-Ege adalarının silâhlandırılması sorunu:Yunanistan başta Lozan olmak üzere yapılan uluslar arası anlaşma ve sözleşmeleri hiçe sayarak Ege"deki adaları hızla silâhlandırmaktadır. Adaların silâhlandırma faaliyetlerine 1974 Kıbrıs barış harekâtından sonra daha fazla hız verilmiştir.
-Kıt"a sahanlığı ve kara suları sorunu:Türkiye ve Yunanistan"ın kara suları 6 mildir. Yunanistan kara sularını 1982 Deniz hukuku sözleşmesi"ni öne sürerek 12 mile çıkarmak istemektedir. Eğer Yunanistan son yıllarda ileri sürdüğü gibi kara sularını 12 mile çıkarırsa Yunanistan"ın Ege denizinde sahip olacağı deniz alanı % 63,9 olacaktır Türkiye"nin herhangi bir limanından kalkan bir gemi Akdeniz"e ancak yunan kara sularından geçerek gitmek zorunda kalacaktır.Yani Ege denizi bir yunan denizi olacaktır. Karadeniz, Marmara ve boğazların kontrolü yunanların eline geçecektir. Ayrıca Yunanistan adaların da kıt"a sahanlığı olduğu tezini ortaya atarak Ege denizini iyice sahiplenmektedir. Çünkü kıt"a sahanlığı; bir devletin kıyılarına bitişik ancak kara sularının dışında kalan deniz yatağı ve onun toprak altında oluşan deniz alanını da kapsadığından Yunanistan böylece Ege bölgesinin yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerinden istifade etmeyi düşünmektedir. Görüldüğü gibi yunanlar kıt"a sahanlığını artırmakla yalnız Türkiye"nin Ege denizindeki dolaşımını engellemekle kalmayacak ayrıca bölgenin yer altı ve yer üstü zenginliklerden faydalanmasını da engelleyeceklerdir.
Hava Sahasının Kontrolü
Hava sahasının kontrolü 1952 yılında her iki ülkenin karşılıklı anlaşmasından sonra (Ege denizi hava sahasının teknik kontrolünün) Yunanistan tarafından sağlanması kararlaştırılmıştır.fır (flight information repion-hava bilgi bölgesi) hattı olarak adlandırılan bu hattı Yunanistan bir hava egemenliği olarak kabul etmek istemektedir.Türkiye 1974 Kıbrıs barış harekâtından sonra fır hattı olarak belirlenen Türk-yunan sınırının batısını "emniyet bölgesi" ilân etmiştir Yunanistan da buna karşılık olarak Ege denizi hava sahasını yabancı, sivil ve askerî trafiğe kapatmıştır. Daha sonra sadece sivil trafiğe açılan bu hattın 10 mil olduğunu ileri sürmektedir. Bu durum iki ülke arasında devamlı olarak hava ihlâlleri olarak adlandırılan anlaşmazlıklara neden olmaktadır.
Uluslar arası şikago anlaşması, ülkelerin hava sahası uzantısı ile kara suları uzantısının aynı mesafede olması esasını kabul etmiştir. Bu uygulamaya göre, Yunanistan"ın kara suları uzantısı 6 mil olduğuna göre, hava uzantısının da 6 mil olması gereklidir. Nitekim, Türkiye"nin Ege"de kara suları 6 mildir ve hava sahası da aynı uzantıda bulunmaktadır.
Bu konuya başka bir açıdan bakılacak olursa, dünyada kara suları uzantısıyla hava sahası uzantısı birbirinden farklı olarak tutan tek ülke,Yunanistan"dır.
Türkiye ile Yunanistan arasında Ege hava sahası anlaşmazlığının çıkış noktası da budur. Bunu dışında Yunanistan, aynı hava sahası içinde yine uluslar arası anlaşmalara aykırı olarak uçuş plânını yalnız sivil uçaklar için değil fır hattının kontrolünün kendisinde bulunmasından yararlanarak, askerî uçuşlardan da istemektedir.
Türkiye uluslar arası anlaşmalara aykırı olmaması için uçakların tipi, pilotların adları, rütbeleri, taşıdığı malzeme ve silâhların belirlenmesi olan uçuş plânlarını Atina"ya bildirmekte herhangi bir sakınca görmemektedir.
Diğer taraftan Yunanistan, yine Ege fır hattını elinde tuttuğu gerekçesiyle, Türk hava Kuvvetlerinin, Ege havası üzerinde yapacağı tatbikatlarda yayınlanan notamları tanımamakta ve bu notamları istediği biçimde değiştirmektedir. Türkiye ise uluslar arası kurallara göre uçakların hangi hava sahaları içinde seyredeceklerini belirten notamları ilân ettikten sonra, bunun Yunanistan tarafından değiştirilmesini hiçbir zaman kabul etmemekte ve ilân etmiş olduğu noktalarda tatbikatlar sürdürmektedir. İşte Yunanistan"ın, Türk savaş uçaklarının hava sahası ihlâl ettiğine dair mesnetsiz yaygarasının nedeni de budur.
Kıbrıs Sorunu:
Kıbrıs sorununun tarihçesine bir göz atacak olursak, bu sorunun Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının adayı Yunanistan"a bağlama çabaları ve Kıbrıs Türklerinin de buna karşı çıkmalarıyla başladığını söyleyebiliriz.Rumcada enosis (birleşme) sözcüğü ile tanımlanan bu çabaların kökeni XIX. yüzyılın başlarında ortaya çıkan fanatik yunan milliyetçiliği ve bunun bir tezahürü olan yayılmacı megalo idea politikasıdır.Tarihte hiçbir zaman yunan adası olmayan Kıbrıs"ta olaylar adanın bağımsız bir devlet olmasıyla başlamıştır. 1959 yılında bağımsız Kıbrıs cumhuriyeti"nin kurulmasıyla Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs"ı Yunanistan"a ilhak etme çabaları hız kazanmıştır. Türkiye Kıbrıs Türk"üne yapılan zulüm ve saldırılarını önlemek için anlaşmalarla elde ettiği "tek taraflı müdahale hakkı"nı kullanmak istediyse de 1974 yılına kadar bunu sağlayamamıştır. Rumları, 1974 yılına kadar, Türkiye"nin müdahalesinden korkuttukları gibi bir yandan da Türkiye"nin bu müdahale hakkını tesirsiz bırakmak veya elinden almak için uğraşmışlardır.
1974 yılında,Yunanistan"ın adayı ilhak (enosis) için ilk defa olarak ciddî ve doğrudan doğruya bir teşebbüs yapması,Türkiye"nin müdahale yapma hakkını doğurmuş ve adanın üçte birinden fazlası Türk Silâhlı Kuvvetleri tarafından Kıbrıs barış harekâtıyla ele geçirilmiştir.Ada Türklerinin can ve mal varlığını korumak amacıyla yapılan bu harekât;Kıbrıs türk"ünün yıllardır büyük fedakârlıklarla Rum zulmüne direnmesinin bir mükâfatı olmuştur.
1974 Kıbrıs barış harekâtından sonra Rumların uzlaşmaz tutumlarının sürmesi üzerine 13 şubat 1975 yılında Kıbrıs Türk federe devleti"ni,15 kasım 1983"te de kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"ni kurmuşlardır.
Kıbrıs sorunu kronikleşme nedeniyle tam bir çıkmaz içindedir.Rumların enosis hedefi değişmemiştir. Bunu Rumların ağırlıkta olacağı bir Kıbrıs Devleti"nin kurulmasına yardımcı olabileceğini düşündükleri için Avrupa birliğine üye olmak istemektedirler. Rumlar ab üyesi ülkeleri yanlarına alarak,şu anda var olan sınırı (yeşil hat),ab-Türkiye sınırı hâline getirmektedir.Yani AB"ye giriş isteği, birçok ab üyesinden daha zengin olan Rumlar için ekonomik bir olay değil tümüyle siyasîdir.
Türkiye bu oyuna gelmemek için gerekli diplomatik girişimlerde bulunmaktadır.
Günümüzde Yunanistan"ın Türkiye"ye Yönelik Faaliyetleri:
Türkiye"nin,Yunanistan ile iyi ilişkiler kurmak için sarf ettiği çabalara,hatta Karadeniz ekonomik iş birliği teşkilâtına kurucu üye olarak katılmasını sağlamasına rağmen, ülkemiz aleyhine yoğun propagandanın teşkil ettiği bu faaliyetlerin temel amacını; Türkiye"nin zararına olan her şey,Yunanistan"ın yararınadır anlayışı teşkil etmektedir.
Bu çerçevede Yunanistan"ın Türkiye aleyhine yürüttüğü faaliyetleri şu başlıklar altında toplamak mümkündür;
-Türkiye"nin Avrupa topluluğu ile olan ilişkilerini ve tam üyelik müracaatını veto hakkını kullanarak sürekli engellemektedir.
-Türkiye aleyhine faaliyet gösteren Ermeni ve PKK-KADEK terör örgütlerine maddî ve manevî destek vermektedir.
-Batı Karadeniz bölgesinde Rum soy kırımı yapıldığı iddialarını giderek canlandırarak bu bölgede pontus Rum devletini kurmak istemektedir. Bu konuda ve Bizans"ı yeniden canlandırma yönünde çeşitli yayın, sergi ve sempozyumlarla Türkiye aleyhine uluslar arası kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır.
-Türkiye"de gizli Hristiyanlar olduğu, bunlara baskı yapıldığı ve radikal İslâm akımların Türkiye"de güçlendiği yönünde yaptığı propagandalar ile Avrupa ülkelerini etkilemeye çalışmaktadırlar.
-Türkiye"ye bazı konularda düşmanlık besleyen Suriye ve Ermenistan ile iş birliği yaparak ülkemizi bölgede kıskaç altına almaya çalışmaktadır.
-başta ABD olmak üzere diğer ülkelerde Rum lobisi vasıtasıyla birçok konuda Türkiye aleyhine propaganda yaparak ülkemizin imajını kötülemeye çalışmaktadırlar.
-Kendi içinde her türlü siyasî, ekonomik ve sosyal krizi aşmada devamlı olarak Türk düşmanlığı propagandasını kullanmaktadır.
Yunanistan yürüttüğü bu propaganda faaliyetleri ile;Türkiye"nin uluslar arası camiadan tecrit edilmesi,içeride birlik ve bütünlüğünü parçalamayı ve bu yolla Türkiye"nin zayıflatılmasını,sonuçta kan kaybından ölmesini hedeflemektedir.Böylece millî ideolojisi hâline getirdiği megalo ideayı gerçekleştirme imkânı bulacaktır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki;Yunanistan ile Türkiye arasında var olan sorunların hiçbirisi Türkiye tarafından yaratılmamıştır.Bugünkü sorunlar belirli bir plân dâhilinde Yunanistan tarafından yaratılmıştır.Türkiye sorunların barışçıl ve hakkaniyet ilkesine bağlı olarak çözümlenmesi için azamî gayret sarf etmektedir.Fakat Türkiye uluslar arası hukukla kendisine verilen hakları Yunanistan"a devretmeyecektir.Bugün olduğu gibi yarın da Türkiye Ege"deki hak ve menfaatlerini koruyacaktır.Batı Trakya Türklerinin haklarını mevcut antlaşmalar çerçevesinde gözetecek,Kıbrıs sorununun ise iki toplumun varlığı esasına göre çözümlenmesine çalışacaktır.Yunanistan ile sorunlarımızı barışçı yollarla çözebilmemiz için ihtiyacımız olan hususlar bilinçli bir kamuoyu, kararlı bir dış siyaset, güçlü bir ekonomi ve askerî güçtür. Şu gerçeği de gözden uzaklaştırmamak lâzımdır. Yunanistan ile olan bu mücadelemizde dünya kamuoyunun (Avrupa ve Hristiyan dünyasının) onun yanında olduğunu bilmeliyiz. Bu nedenle Türkiye"nin Yunanistan ile sorunlarını çözebilmesi için batı ile iyi ilişkilere girmesi, Yunanistan"ın katıldığı Türkiye"nin lehine olabilecek antlaşmalara dâhil olması gerekmektedir.
2. Bulgaristan"ın Tarihî Emeli:
Bulgaristan,1876"da muhtariyetine kavuştuktan sonra imzalanan Yeşilköy anlaşması"yla Karadeniz"den Adriyatik"e kadar ve tuna nehrinden Ege denizine kadar uzanan alana yayılmıştı.Bu durum Bulgarlarda “büyük Bulgaristan” hayalinin kuvvetlenmesine neden olmuştur.Günümüzde fanatik Bulgar milliyetçileri ve Türk düşmanlarının hedefleri arasında bulunan bu konu, halkın zihninde canlı tutulmak şeklinde ortaya çıkmaktadır.Bu sebeple güçlü bir Türkiye"nin oluşmasını engellemeye yönelik bir politika uygulamakta ve bu çerçevede yakın zamana kadar Türkiye"ye yönelik her türlü faaliyeti desteklemiştir.Bulgaristan yakın zamana kadar Türkiye"ye karşı şu faaliyetleri yürütmüştür:
-GeçmişteTürkiye"ye yönelik terör ile yıkıcı-bölücü faaliyetleri desteklemiştir.
-Geçmişte Türkiye"ye yönelik silâh, uyuşturucu madde, gümrük malları, teknoloji kaçakçılığını desteklemiştir.
-Geçmişte Türkiye"deki komünist akımları desteklemiştir.
Soğuk savaşın sona ermesi,SSCB ve Varşova paktının dağılmasına paralel olarak,Bulgaristan ile Türkiye arasındaki ilişkiler olumlu bir yönde gelişmekle beraber,yakın bir zamana kadar bazı konularda köklü sorunlar mevcuttu. Bu sorunlar arasında soydaşlarımızın Türkiye"ye göç eğiliminin sürmesi,Türk asıllıların kurmuş olduğu Hak ve Özgürlük Hareketi Partisinin giderek güçlenmesi karşısında Bulgar milliyetçiliğinin körüklenmesi gibi hususlar çok önemlidir.Fakat günümüzde bu meseleler yavaş yavaş aşılmaya ve iki ülke arasında iyi ilişkiler geliştirilmeye başlanmıştır.
3. Rusya"nın Türkiye Üzerindeki Emelleri:
Rus çarı I. petro'dan itibaren Rusya"nın Orta Doğu ve Akdeniz"e yönelik emellerinin özünü, "sıcak denizlere açılma" arzusu teşkil etmektedir.Günümüzde bu sıcak denizlere çıkma arzusuna ilâveten bölgenin zengin petrol yataklarına sahip olması,Rusya"nın bu istikametteki ihtiraslarını büsbütün şiddetlendirmiştir.buna karşılık Türkiye, Rusya"nın açık denizlere inen su yolunu boğazlar vasıtasıyla kontrol ederken,petrol bölgesine yönelik harekâtını da doğu Anadolu vasıtasıyla yandan tehdit etmektedir.Bu sebeple Türkiye,her zaman Rusya için öncelikle ele geçirilmesi gereken bir hedef durumundadır.
Günümüzde Rusya federasyonu ile Türkiye arasındaki ilişkilerde belirleyici unsur bağımsızlığına kavuşan Türk cumhuriyetleridir.Rusya federasyonu"nun ileride çarlığın yaptığı gibi Türk cumhuriyetleri üzerinde otorite oluşturabileceği ihtimalinin bulunması Türkiye-Rusya ilişkilerinin global olarak, net bir şekilde tespit edilememesini doğurduğu gibi gelecekte de bir çatışma olasılığının mümkün olduğunu göstermektedir.
4. Ermenistan Cumhuriyeti"nin Emeli:
Günümüzde Ermeniler,Gürcistan,Azerbaycan,Doğu ve Güneydoğu Anadolu"yu içine alan topraklar üzerinde “büyük Ermenistan” devleti kurmak arzusundadırlar.
Bu nedenle Türkiye ve Ermenistan arasında iyi ve sağlam temellere oturtulacak bir ilişki kurulması,Ermenistan"ın fanatik ermeni örgütlerinin tesirinden kurtulmasına, gerçekleşmesi mümkün olmayan,ilişkileri zedeleyen ermeni isteklerinden (toprak talebi, soykırım iddialarının tanınması ve tazminat verilmesi) vazgeçilmesine ve Azerbaycan toprağı olan Karabağ ve Nahcivan"a yaptığı saldırıları durdurmasına bağlıdır.
5. Irak"ın Türkiye Üzerindeki Emelleri:
Irak yönetiminin emeli,Arap milliyetçiliğini esas alan ve ırak devleti çevresinde “Arap birliği”ni kurmaktır.İki komşu ülke arasında ilişkiler Irak"ın etnik yapısının özelliği (Irak"ta 1,5 milyondan fazla Türk"ün bulunması) ve Arap milliyetçiliğinin Türk aleyhtarı tutumundan dolayı arzu edilen seviyede geliştirilememektedir.
Irak,Türkiye"ye yönelik bölücü PKK-KADEK terör örgütünü teşvik etmekte ve desteklemektedir.Ülkesinde bulunan Türklere büyük baskı ve katliamlar uygulayarak,sindirme ve asimile etmeye çalışmaktadır.Ülkesinin kuzeyinde bulunan Kürtlere karşı katliama girişerek,bu bölgedeki halkın Türkiye"ye kaçmasına ve dolayısıyla,Türkiye"nin istikrarsızlığa sürüklenmesine neden olmaktadır.
Uluslar arası kamuoyunda Dicle ve Fırat sularından yeteri kadar su alamadığı propagandasını yaparak, Suriye ile birlikte su konusunda Türkiye"den taviz koparmaya çalışmaktadır.Suriye ve ırak,Fırat ve Dicle sularının üç ülke arasında matematiksel paylaşımını istemekte,bunu yaparken de mevcut kullanımlarını ve sulanabilir arazi alanlarını çok fazla göstermektedir.Onlara göre,Fırat ve Dicle havzalarının yıllık toplam potansiyeli 85,26 milyar metreküptür.Bu potansiyelin yüzde 27"sini Türkiye kullanacaktır.Irak ise yüzde 59,21"ini kullanacak,geri kalanı da Suriye"ye ait olacaktır. Görülüyor ki müşterek havzadan en büyük pay Irak"a düşmektedir.Durum böyle iken Irak"ın sınırı aşan suların kullanımında akılcı ve hakça kullanıma ters düşen yaklaşım tarzlarında bulunması ilginçtir.
6. Suriye"nin Türkiye Üzerindeki Emelleri:
Ortak tarihe sahip iki komşu Müslüman ülke olmalarına rağmen;Türkiye ile Suriye arasında ilişkiler sınırlı kalmıştır.Türkiye-Suriye ilişkilerinin olumsuz yönde gelişmesine etken olan hususlar şunlardır:
Suriye"nin Hatay ilinin ülkesine katılmasını,bir devlet politikası olarak sürdürmesi.
-Suriye,Türkiye ile ihtilâfı bulunan devletlerle özellikle Yunanistan,güney Kıbrıs Rum yönetimi ve Ermenistan"la iş birliği yaparak ve yakın ilişkiler tesis ederek Türkiye"yi yıpratmaya ve zayıflatmaya çalışmakta ve bu amaçla terör faaliyetlerini desteklemektedir.
-Türkiye"nin,Orta Doğu"daki ekonomik çıkarlarını baltalama faaliyeti kapsamında, barış suyu projesini engellemekte,kaçakçılığı teşvik ederek Türk taşıt araçlarının Suriye"den geçişlerini kısıtlamaktadır.
-Ülkesinde yaşayan Türk topluluğuna ekonomik ve kültürel baskı uygulamaktadır.
-Suriye ayrıca tüm bu sorunların yanı sıra PKK-KADEK konusunda bu bölücü gruba her türlü desteği vererek Türkiye"den toprak talebini yani millî hedeflerini gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
-Bu sebeple Suriye,başta PKK-KADEK terör örgütü olmak üzere yıkıcı-bölücü unsurlara;
-Barınma ve terör eğitimi,
-Para,silâh,malzeme ve sahte kimlik temini,
-İllegal geçişlere müsamaha,
-Örgütlerin yaptığı propagandaya göz yumma,
-Örgütlerin toplantı, konferans gibi faaliyetlerine izin vermesi,
-Örgüt evleri,büro ve temsilciliklerinin oluşturulması gibi imkânları sağlamaktadır.Bunun sebeplerini yukarıda belirtirken Türkiye üzerindeki tarihî emellerinde bahsetmiştik.Bunun yanında Suriye,Türkiye"nin orta doğu"da fazla güçlenmemesi ve etkin olmaması ile Suriye"nin Arap dünyasının lideri olma amacı da önemli rol oynamaktadır.
7. İran"ın Türkiye Üzerindeki Emelleri:
İran da diğer komşu devletler gibi güney Irak"ı,Kuveyt"i,Katar"ı,Bahreyn"i,birleşik Arap emirlikleri"ni,Suudî Arabistan"ın körfez bölgesini, Afganistan ve Tacikistan"ın tamamını ve Pakistan"ın İran sınır bölgesini de içine alan “büyük İran” devletini kurmak emelindedir.
Tarih boyunca Türkiye-İran ilişkileri dostane olmamıştır. Bunun nedenlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
-Türkiye"nin “lâik” düzeni benimseyerek batı bloğu içinde yer alması,
-Türkiye"nin İran-ırak savaşı sırasında izlediği tarafsızlık politikası ve doğrudan İran"ın yanında yer almaması,
-İran"ın,ülkemizi,İslâm devrimi ihraç politikası içerisinde mütalâa etmesi,
-Bölücü PKK-KADEK gruplarını desteklemesidir.
Sonuç:
Türkiye Cumhuriyeti devleti;Atatürk"ün “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi ile komşularıyla iyi ilişkilerde bulunmayı amaç edinmiştir. Fakat gerek bölgede çıkarı olan devletlerin, gerekse ülkemizin lâik ve demokratik yapısını kendi rejimleri açısından tehlike olarak gören komşu ülkelerin Türkiye"ye karşı düşmanca tutum izledikleri gözlenmektedir.
Ülkemiz üzerinde ulusal menfaat ve hedeflerine uygun emeller taşımakta olan devletler,dünya ve bölgesel,politik,sosyoekonomik koşulları da hesaba katan bir politika izlemektedirler.Bu politika durumuna göre;tek başlarına veya dâhil oldukları ittifaklar çerçevesinde zaman zaman Türkiye"nin yanında yer almak veya karşısında bulunmak şeklinde görülmektedir.
Türkiye"nin Avrupa topluluğu ve NATO ile olan ilişkileri,insan hakları ve demokratikleşme gibi konularda maruz kaldığı dış baskılar,ekonomik bakımdan önüne çıkarılan engellerde bölgede çıkarı olan devletlerin etkisi olduğu ortadadır.
Ayrıca,komşu ülkelerin açık ve gizli menfaat ve hedefleri de;tarihî süreç içinde durum ve şartlara göre Anadolu"nun tamamı veya bir kısmına sahip olmak ülkemizin bölünmez,bütünlüğüne,demokratik ve lâik yapısına karşı terör ve şiddet olaylarını teşvik etmek ve desteklemek şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Bölgede çıkarı olan devletlerle,gizli menfaat ve hedefleri olan komşu ülkeler Türkiye"ye yönelik olarak yürüttükleri propagandada malzeme olarak,devletimizin demokratik ve lâik düzenini kullanmaktadırlar.Türkiye"nin bu düzenini yıkmak için kullandıkları propaganda ve tehdit yöntemleri ise şu şekilde sıralanabilir:
-Bilhassa bölgede çıkarı olan devletler tarafından,Türkiye ve Türkiye dışındaki lâik düzen karşıtı yasa dışı örgütlere açıktan ya da gizli olarak destek vermek ve bu örgütlere ülkelerinde yaşama ve barınma imkânı sağlamak.
-Devletlerin denetimi altındaki kitle iletişim araçları kanalıyla Atatürk ve lâiklik aleyhinde yayınlar yapmak.
-Eğitim amacıyla Türkiye"den komşu ülkelere gidenlere,ülkemiz,Atatürk ve özellikle lâiklik aleyhinde yoğun propaganda faaliyetlerinde bulunmak.
-Hac döneminde Türk hacılarına,Türkiye"deki yönetim ve lâiklik aleyhine konuşmalar yapmak,bu konuları işleyen teyp bantları ve broşürler dağıtmak.
-Ülkemizdeki resmî temsilcilikleri vasıtasıyla,lâiklik karşıtı kesimlere kitap,bildiri ve broşür desteği sağlamak.
-Kendi millî ve dinî günlerinde,ülkemizdeki diplomatik temsilciliklerinin girişlerindeki panolara rejimlerini övücü fotoğraf ve yazılar asarak kamuoyuna dönük açık propaganda yapmak temsilcilikleri kanalıyla açtıkları sergi,çeşitli dil kursları ve kültürel etkinliklerde kendi rejimlerinin propagandasını yapmak.
Görüldüğü gibi Türkiye,gerek iç ve gerekse dış propaganda ve tehdit odaklarınca yıkılmaya çalışılmaktadır.
Dünyanın hiçbir ülkesi,son yıllarda Türkiye"nin maruz kaldığı tehlikelere ve tehditlere hedef olmamıştır.Türkiye coğrafî konum olarak üç kıt"ayı birleştiren dünya medeniyetlerinin beşiğindedir.Orta Doğu petrollerinin yolu üzerinde,Asya ve Avrupa"yı bağlayan bir köprü gibidir.Şimdi olduğu gibi gelecekte de dünya hâkimiyetini ele geçirmek isteyen devletlerin sahip olmak isteyecekleri bir ülke olacaktır.Dışardan gelecek olan tehlikeler ne kadar büyük olursa olsun,Türk milleti millî birlik ve beraberliği sayesinde bunları bertaraf edebilir.
Her ne sebeple olursa olsun günümüz bölünüp,parçalanma değil birleşip, kuvvetlenme zamanıdır.Çağdaş dünyada bölünmez bir bütün olarak yerimizi almalıyız.Medeniyetin nimetlerinden yararlanarak tüm insanlarımızı refaha ulaştırmak ve milletçe mutluluğu yakalamak için çalışmalıyız.Hurafelerden arınarak gerçek bilime yönelmek gereklidir.Çünkü,yeniden şekillenmeye başlayan yeni dünya düzeninde; Türkiye,binlerce yıllık şanlı mazisi ve yüksek gelişme kabiliyeti ile bugün önemli bir dünya devleti olmaya yeniden adaydır.Balkanlar"da,Karadeniz"de,Orta Doğu"da, Akdeniz"de hak ettiğimiz ölçü de söz sahibi olmak;Kafkaslar"da ve orta Asya"da ise tarihin böldüğü Türk kültürü ile kucaklaşmak,Türkiye"yi yeni bir dönemece getirmiştir.
Türkiye,bu yüksek gelişme kabiliyeti ile her bakımdan hedef ülke olmuştur.Devletimizin ve ülkemizin bölünmez bütünlüğü, demokratik ve lâik yapısının korunması daha da önem kazanmıştır.Ülkemizin ve milletimizin bütünlüğünü, devlet düzenini ayakta tutacak güç,millî birlik ve beraberlik duygusudur.
Bugün toplumumuzda kamuoyu yaratılarak ilgi odağı hâline getirilmek istenen, etnik kökene, mezheplere, dinsel yaşama ve tarihi sorgulamaya ilişkin toplumsal farklılıkların öne çıkarılmaya çalışılması demokratik ve lâik devlet yapımızı, millî birlik ve bütünlüğümüzü zedelemektedir. Çözüm getirilemeyen tartışmalarla milletimiz ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmeye, çareyi uç noktalarda aramaya, marjinal yaklaşımlara yönelmeye zorlanmaktadır. Bu gibi durumlarda onların oyunlarına düşmemek için, ne çeşit problemimiz olursa olsun bunları demokrasi ve hukuk çerçevesi içinde çözüme kavuşturmamız gerekmektedir. Bunun aksine yapılan davranışlar anarşi ortamını doğuracağından tehdit odaklarını memnun etmekten başka işe yaramayacaktır.
Her Türk vatandaşının görevi; millî hedef ve menfaatlerimiz doğrultusunda devletinin çağdaşlaşma yolunda yapacağı çalışmalarda tıpkı bir nefer gibi yılmadan, yorulmadan, büyük bir özveri ile çalışmak olmalıdır. Atatürk"ün de dediği gibi tek bir şeye ihtiyacımız vardır; o da çalışkan olmaktır.
III. Tehditlere Karşı Devletin Alacağı Tedbirler
1945"ten beri dünyaya egemen olan siyasal sistemin üst dengelerinde meydana gelen boşluk, sistemin alt dengelerinde çok büyük sarsıntılara neden oluyor. Dağılan Sovyetler Birliği"nden arta kalan belirsizlik ve risk; pek çok ülkede hâlihazırda devam etmekte olan ya da patlamak üzere olan iç savaşlar ve dağılmalar, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı; Arap-İsrail sorunu, etnik huzursuzluklar ve kökten dinci akımlar, hafif sınır çatışmaları, uyuşturucu mafyaları ile mücadele, sınırlı iç savaşlar, devrim ve karşı-devrimler ile gerillâ savaşları gibi değişik türevlerde cereyan eden çatışmalar ve üçüncü dünya ülkelerinde giderek kademeli bir şekilde artan balistik füze ile kitlesel tahrip silâhlarını içeren amansız silâhlanma yarışı dünyayı bir savaşa doğru sürüklemektedir.
Dünyanın riskli ve istikrarsız bölgeleri olan balkanlar, Kafkaslar ve Orta doğu üçgeninde bulunan Türkiye ise bu sarsıntılardan en fazla etkilenebilecek coğrafî bir konuma sahiptir.
Dünyada meydana gelen son değişikliklerle birlikte Türkiye"nin eskiden doğu-batı ekseninde köprü olan coğrafî konumu çift kutuplu dünyanın çözülmesiyle kuzey-güney ekseni arasında köprü olmaya dönüşmüştür. Ayrıca artık Türkiye"ye tehdit kuzeyden değil güneyden gelmektedir. Buna örnek olarak körfez savaşı"nı verebiliriz.
Körfez savaşı"nda Irak"la savaşın eşiğine gelen Türkiye"ye gelecekte de orta doğu"da çıkabilecek herhangi bir Arap-İsrail veya Arap devletlerinin liderliğine soyunan bir devlet başkanının çıkardığı bir savaşta taraftar olması için baskı yapılabilir.
Türkiye"nin Müslüman, demokratik, lâik yapısıyla yeni dünya düzeninde balkanlar, Kafkaslar ve Orta doğu"da coğrafyasının getirdiği imkânlar nedeniyle etkin rol oynayabileceğine inanan Orta doğu ülkeleri liderleri Türkiye"yi yıkmaya yönelik girişimlere destek vermektedirler. Kendi toplumlarının içinde bulunduğu ekonomik çöküntüyü, sosyal çalkantıları unutturmak için tıpkı Yunanistan gibi kendilerine sürekli bir düşman bulmak zorunda hisseden liderler yakın komşuları Türkiye"yi halklarına düşman olarak tanıtmaktadırlar.
Türkiye bulunduğu coğrafî konumu ve komşuları nedeniyle her zaman güçlü olmak zorundadır. Çünkü ne yazık ki çağımızda da hâlâ milletler arası ilişkilerde, kuvvetli olan haklıyı ezebilmektedir. Bu nedenle Türk milletinin barış içinde yaşayabilmesi ancak kendini savunacak güce ve iradeye sahip olmasıyla mümkün olacaktır. Türkiye"nin vatanına ve haklarına sahip çıkarak; onları savunmak ve korumak uğruna her türlü fedakârlığa hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaat vermesi lâzımdır. Bu kanaat de Atatürk"ün şu sözlerinin dünyaya yayılmasıyla olur:
“Hiçbir millet ve memlekete karşı tecavüz fikri beslemeyiz. Fakat varlığımızı ve bağımsızlığımızı korumak için, bir de milletimizin iç rahatlığı ve gönül huzuru ile çalışarak refahlı ve mutlu olmasını sağlamak için, her vakit memleket ve milletimizi korumaya gücü yeten bir orduya sahip olmak da ülkümüzdür.”
Devamlı istikrarsızlığa mahkûm olan Orta doğu"da veya balkanlar"da çıkabilecek herhangi bir savaş Türkiye"yi zor duruma düşüreceğinden Türkiye dış politikasını günün şartlarına göre devamlı yenilemek zorundadır. Devletlerin dostları yok menfaatleri vardır parolasıyla düzenlenecek dış politika ilkeleri Türkiye"nin kazançlı çıkmasını sağlayacağından; Türkiye"nin lehine yapılacak her türlü antlaşmanın yapılan devlete bakılmaksızın onaylanmasına destek vermek zorundayız.
Günümüzde Türkiye, gerek iç ve gerekse dış propaganda ve tehdit odaklarınca, lâik ve demokratik yapısını yıkmaya yönelik birçok faaliyetle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bir ülkeyi yıkmayı amaçlayan bu tür unsurların uyguladıkları yöntemin en belirgin özelliği ise önce toplumun muhtelif kesimlerindeki kişileri kargaşanın içerisine çekmek ve onları kullandığı gerekçeler etrafında toparlamak suretiyle, fikir ayrılıkları doğurarak bölmek, sonra bölünen parçaları örgütlemek ve terör ortamına iterek birbirine kırdırmaktır.
Böyle bir özelliğe sahip bir harekete girişen yıkıcı odakların hedef aldıkları kitlelerin en başında ise toplumun genç kesimi gelmektedir. Zira, idare ve öğretim kadrosu ile de dinamik güce sahip bulunan gençlik, toplumun en etkin ve en aktif bir kesimini oluşturmaktadır.
Son yıllarda ülkemize ve toplumumuza yönelik tehditlerin incelenmesi sonucunda özellikle genç nesillerimizin ulu önder Atatürk"ün belirttiği gibi Türkiye ve Türk"e düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek yönünde yeterli eğitim almadığını görmekteyiz. Gençlerimizin ve gelecek nesillerin yetiştirilmesinde Atatürk"ün şu sözlerini rehber edinmeliyiz:
“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye"nin bağımsızlığına, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.”
“Onlara her karşıt düşünceye karşı savunma zorunluluğu telkin edilmelidir.”
İşte tüm bu anlatılanlarda da görüldüğü gibi devlet olarak her zaman güçlü, uyanık ve bir bütün hâlinde olmamız kaçınılmazdır. Şimdi devlet olarak tüm bu iç ve dış tehditlere karşı alınacak tedbirler neler olmalıdır,devlet olarak nelere dikkat edilmelidir onları inceleyelim:
Aile: toplumun en küçük birimi olan aile, Türk toplumunda ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Aile toplumda millî duyguların olgunlaştığı ve nesillerden nesillere aktarıldığı bir yerdir. Millî birliğin sağlanmasında aileye çok önemli görevler düşmektedir. Bu sebeple devletin aile yapısını koruması için gerekli yasal tedbirleri alması ve aile bütünlüğüne önem vermesi gerekmektedir.Çünkü aile iyi vatandaş, iyi insan olma bakımından büyük bir önem taşır.
Eğitim: medenî topluluklarda aile içinde doğup büyüyen çocuk, okul denilen müessesede eğitim işinde ehil öğretmenler tarafından sistemli şekilde yetiştirilmeye tâbi tutulur. Çocuk iyi vatandaş olmak için aileden sonra, her sınıf vatandaşın çocuğunu bir araya getiren okulda yetişmektedir. Okul, kendisi bir cemiyet olan yerdir. Aileden gelen kız-erkek, zengin-fakir her cins ve sınıf insanın bir araya gelmesinden doğan cemiyette çocuk, ileride hayata atıldığı zaman gireceği büyük topluluğun tecrübelerine hazırlanır ve burada alacağı eğitimle devletine, milletine bağlı medeniyeti öğrenmiş insanlar yetiştirilmeye çalışılır. İşte devletin eğitime büyük önem vermesi gerekliliğinin sebebi burada yatmaktadır. Eğitim seviyesi ne kadar ileriye gider ve iyileştirilirse istenilen seviyede ve vasıfta vatandaşların yetiştirilmesi kolaylaşacaktır.
Kültür: Atatürk, “dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef"al ve harekâtımızla gösterelim, bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin şikârıdır.” diyerek çağdaşlaşmanın öz benliğin korunarak gerçekleşmesi gereğine dikkat çekmektedir. Millî kültürün ana unsurları arasında dil ve tarih önemli bir yere sahiptir. Millî Türk tarihi, birlik ve beraberliğimizin teminatı, dilimiz ise millî birliğimizin sağlanmasının en büyük göstergesidir. devletin dil ve tarih konusunda çok hassas davranması, istismar edilen bu konularda vatandaşını yönlendirmesi çok önemlidir. Yine bunların dışında Türk millî kültürünü bütün sanat dallarına yaymak ve bir hayat tarzı olarak yaşayıp anlatmak devletin millî görevlerinden biridir. yine millî kültürümüzün bir başka ögesi olan folklor da devlet tarafından desteklenmeli ve nesilden nesile aktarılması sağlanmalıdır. Çünkü folklorumuz da incelendiğinde milletimizin var olduğundan beri bir bütün ve birliktelik içinde olduğu görülecektir.
Meslek: medenî bir cemiyet içinde yaşamak, yaşamaya hak kazanmakla mümkündür. insan kitleleri ve kitlelerde fertler, öyle çetin ve amansız bir hayat savaşının içindedirler ki yaşama hakkını kazanmak için çalışmaktan başka çareleri yoktur. iş bir zarurettir. Çünkü yaşamak için yemek, içmek, tabiat tesirlerinden korunmak maksadıyla giyecek ve barınacak elde etmek lâzımdır. bunlar da insanların kendi isteğiyle değil devletin yönlendirmesiyle olur. Devlet olarak her ferdine iş imkânı yaratmak, onlara iyi bir yaşam standardı vermek ana amaçtır. Ama iç ve dış tehdit unsurları bunu provoke ederek devletin bütünlüğünü tehdit altına almaya çalışırlar. devlet gerek okul çağlarında meslek öğreterek gerekse de eğitimin sonunda insanlarına bu imkânı yaratmaya çalışmaktadır. her ne kadar bu sistem şu anda tam yürümese de, tüm sıkıntılar birlik ve beraberlik içinde en kısa zamanda aşılacaktır.
Ordu: devletin millî varlığını sürdürebilmesi, bulunduğu jeopolitik önemden dolayı daima güçlü bir orduya sahip olmasıyla da yakından ilişkilidir. Bu sebeple devletin; vatan müdafaası için askerlik hizmetini yapan vatandaşlarının iyi bir eğitim alması ile güçlü ve modern bir ordu için gerekli yatırımları yapması çok büyük önem arz etmektedir
Ekonomi: Atatürk"ün “iktisaden zayıf bir millet sefaletten kurtulamaz, kuvvetli bir medeniyete ,refaha ve saadete kavuşamaz. içtimaî ve siyasî illetlerden yakasını kurtaramaz.” sözü, ekonominin yukarıda bahsettiğimiz sosyal ve kültürel tedbirlerle aynı paralellikte ve önemde olduğunu vurgulaması açısından önemlidir. millî birliğin korunması için, ekonomik alanda devlete çeşitli görevler düşmekte olup millî gelirin dengeli dağılımı da bu görevlerden biridir. Devletin millî birliği destekleyen görevlerinden biri de, kamu yararına hizmet eden kurum ve kuruluşları çoğaltmasıdır. Bu görevin yeterli derecede gerçekleşmesi, şahsî çıkar gayesi güdenleri sınırlayarak, refahın geniş halk kitlelerine yaygınlaşmasını da kolaylaştıracaktır. ayrıca millî birliğin sağlanması için devletin, millî kalkınma modelini millî hedef olarak seçmesi, üretim imkânlarının artmasını sağlayacak teknolojik gelişmeye önem vermesi, millî ekonomimizin temellerinden biri olan tarımı desteklemesi, millî sanayimizin geliştirilerek dışa bağımlılığı en aza indirmesi, dünyadaki ekonomik gelişmeleri kısa sürede kendi bünyesine göre düzenlemesi ve ekonomiyi rayına oturtarak iç ve dış ticareti dengeleyip Türk lirasının değerinin korunmasını sağlaması esastır.
Devletimize Yönelik Tehditlere Karşı Vatandaş Olarak Alacağımız Tedbirler Neler Olmalıdır?
Türkiye"nin bağımsızlığına düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek azmi ve her karşıt düşünceye karşı Atatürk"ü ve yaptığı devrimleri savunmak zorunluluğunu kendine görev kabul eden gençler çoğaldıkça cumhuriyetimizin temelleri sağlamlaşır.
Cumhuriyetin ve devletin iç ve dış düşmanlara karşı korunmasında yegâne muhafızın gençler ve ordunun olduğunu bilen vatandaşlar; siyasî çatışma ve polemiklerin üstünde kalmak suretiyle yüce Türk milletinin beklentileri ve duyarlılığı paralelinde iç ve dış tehditleri değerlendirmelidir.
Türk ordusu Türk milletinin güvencesidir. Çünkü ordumuz her zaman ve her yerde millî görevini tam bir olgunlukla başarmış; tarihin akışı içinde parlak zaferler kazanmıştır. Önderliğini yaptığı Türk ordusu ile Kurtuluş Savaşı"nı kazanan Atatürk Türk ordusuna olan güvenini şu sözleriyle belirtmiştir:
“Türk milleti iki şeye güvenir, biri millet kararı, diğeri ordumuzun kahramanlığı, yalnız bu ikisine güvenir.”
Gerçekten de Türk ordusu ülke savunmasının yanı sıra kaza, yangın, sel, deprem ve diğer olağanüstü durumlarda da halkın yanında yer alan onun yaralarını sarmaya çalışan kahraman Türk askerinden müteşekkildir. Türk askeri bu afetler haricinde Türkiye"nin çeşitli bölgelerinde ilâç dağıtırken, okul açarken, giyecek ve gıda yardımında bulunurken veya bu çeşit kampanyalara öncülük ederken daima görevinin başındadır. Fakat ordu millet bütünlüğünü parçalamak, orduyu halk desteğinden yoksun bırakarak soyutlamak amacıyla bölücü örgütlerin orduyu karalama faaliyetleri devam etmektedir. Şimdiye kadar uygulamaya konulan emniyet tedbirleri ile bu amaçlarına bölücü örgütler ulaşamamışlardır. Böylece Türk silâhlı kuvvetleri ve halk arasında yaratılmak istenen ikilik oluşturulamamıştır. Vatandaş olarak Türk halkının bir parçası olan ordunun karşısında değil ona destek olunmalı; Türk ordusuyla ilgili yapılan yıpratıcı propagandalara alet olunmamalıdır.
Bazı millî gelenek ve göreneklerimiz zamanla değerlerini kaybetmeye yüz tutsalar da; onları sevmek ve saymak bizi yeni millî değerlerimizin yaratılmasına teşvik edeceğinden vatandaş olarak bunlara sahip çıkmalıyız.
Tehdit odaklarının, sempatizan oluşturma gayret ve faaliyetlerine karşı vatandaşlar her zaman uyanık olduğu gibi çevrelerini de çeşitli sözlü veya yazılı yayın organlarını kullanarak bilgilendirmeyi görev bilmelidir.
Atatürk"ün Türk Devleti için çizdiği hedef -ki bu hedef çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkmaktır- için Türk halkı bir birine kenetlenmeli ve Türk"e ve Türkiye"ye karşı zararlı faaliyetler gösteren her türlü fikir ve kişilerle mücadele etmelidir.
Tehdit odaklarının amacı ülkede memnun olmayan kitleler oluşturmaktır. Tehdit odakları memnuniyetsizliğe sebep olacak her türlü idarî, kanunî ve uygulamaya dönük problemleri kullanırlar.Her bireyin bilmesi gereken husus ne tür problem ve memnuniyetsizlik olursa olsun, çözümünün hukuk dışı yaklaşımlarda aramamaktır. Bu tür davranışta bulunanlar hem kendileri kaybeder hem de ülkemizi ve toplumumuzu anarşi ortamına sürüklerler. Bu da tehdit odaklarını memnun eder. Bu yüzden bireyler her türlü istek ve davranışlarında mevcut anayasa ve kanunlara uymayı kaçınılmaz bir vatandaşlık borcu olarak düşünmelidir.
Kökü dışarıda olan, Atatürkçü düşünceye aykırı olan fikirlerden uzak, millî hedef ve menfaatlerin bir parçası olarak devlet ve millet hizmetinde bulunmayı en önemli vatandaşlık görevi olarak benimsemek Türkiye Cumhuriyeti"nin ilelebet yaşamasını sağlar. Devletini düşünen her birey, toplumumuza daha çok çalışmanın, daha fazla üretmenin, çağı yakalamanın, kavga yerine uzlaşmanın, zihinleri açıcı tartışmanın teşvik edilmesi gerektiği fikrini vermelidir. Çağın büyük Türkiye"sini kurmak için genel bir motivasyon meydana getirilmesinde gönüllü olarak çalışmalıdır.
Tehdit unsurları kendi fikirlerini yaymak için milyarlar harcayarak çeşitli propaganda faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Bireyin duygu ve düşüncelerini etkileyerek zihinlerinde tereddütler doğurmaya çalışmaktadırlar. Bireyin zihnine yerleştirebileceği “acaba” sözcüğü sayesinde hiçbir masraf yapmadan onu kendi fikirlerinin savunucusu durumuna getirmektedirler. Bunların savundukları slogan veya olaylar ilk bakışta kişide çok iyi ve temiz duygular uyandırabilir. Bu yüzden kişiler onların en ateşli savunucularından biri olabilir. Bunun için vatandaşlar kendilerine anlatılanların altında başka bir amacın veya çıkarın olup olmadığını araştırmalıdır. İşte burada atatürk"ün en hakikî yol gösterici olarak belirlediği akıl, bilim ve bilimsel mantık kullanılmalıdır. Olayların, neden ve niçinini düşünmek, olaya başka açılardan bakmak gerçeğin bulunmasını sağlayacaktır. Gerçeğe ulaşmak ise sadece ve sadece akıl ve bilim yoluyla olur. Akıl ve bilimin yerine batıl inançları, hurafeleri kullanmak kişiyi yanlış yollara sürükler, sorunların çözülmemesini sağlar. Türk milletinin amacı yükselmek ve ileri gitmek olduğuna göre milletimizin gelişmesini, zenginleşmesini sağlayan çağdaş, demokratik ve lâik devlet düzenine sahip çıkmalı Türkiye"yi uygar dünyadan uzaklaştıracak düşünce ve davranışları vatandaş olarak onaylamamalıyız.
Çağdaş, demokratik ve lâik devlet düzenine sahip çıkmak; Atatürkçü düşünceyi benimsemek ve Atatürk"ü duygusal değil akılca sevmekle olur. Bunun yolu öncelikle Atatürk"ün bizzat yazdığı Nutuk"u ve Türk devrimiyle ilgili diğer yazılmış olan eserleri okumaktan geçer. Ben Atatürkçüyüm diyen her kişinin evinde okunmak koşulu ile Nutuk bulunmalıdır. Çünkü Nutuk"ta sadece Atatürk"ün 1919-1927 tarihleri arasında yaptığı faaliyetler değil var olmak mücadelesi veren bir milletin tarihi bulunmaktadır. Nutuk, Atatürk"ün kendi deyişiyle “ulusal ve çağdaş bir devletin kuruluş öyküsüdür.” O öyküye yaşam veren ortamları, olayları, bireyleri öğrenip tanımadan, gerçek Atatürkçü olunamadığı gibi günümüzün olayları da tam anlamıyla değerlendiremez. Atatürkçülük Türk milleti için Atatürk tarafından çizilen çağdaş bir yaşam biçimi olduğuna göre her Türk vatandaşı onu tüm yönleriyle ve tam olarak öğrenmek zorundadır.
Bugün hızla değişen dünyanın risk ve belirsizliklerle dolu bir bölgesinde yer alan Türkiye"nin dengeli kalkınma çabalarının, üniter devlet yapısının, millî güvenlik ve bekasının devamı her şeyden önce karşı karşıya kaldığı çok boyutlu ve çok yönlü tehditleri aşmasına bağlıdır. Türkiye"nin önünde iki temel yol vardır. Türkiye ya yoksul üçüncü dünyaya kayacak veya dünya rekabet standartlarını yakalayarak zengin devletler arasında yerini alacaktır. Bugün ülkemizin fikir ve siyaset hayatına baktığımız da bu iki yolun birbirleriyle mücadele ettiğini görmekteyiz. Türkiye"nin çağı yakalaması ve böylece bölgesel bir süper güç hâline gelmesi için halkın sosyal ve fikir yapısının çağın standartlarına uygun hâle getirilmesi gerçeğinden hareket eden atatürkçü bireylerin karşısında; devlet yapısının, eğitimin, ailenin, kadın haklarının, ekonomik faaliyetlerin, bütün hukuk düzeninin dine göre düzenlenmesini isteyen gruplar bulunmaktadır. Dine dayalı devlet yapısına geri dönme hevesinde olan bu kişiler lâikliği dinsizlik olarak göstermektedirler.İslâmiyet"in “zamanın değişmesiyle hükümlerinin değişebileceği” yolundaki kuralını bile reddeden bu kişiler her türlü yenilik ve değişikliğin, ilerlemenin karşısına çıkmaktadırlar. Atatürk"ü cumhuriyet rejimini getirdiği ve çağdaş devletlerin yaşam biçimini türkiye"ye uyarladığı için dinsiz olarak nitelendirmeye çalışarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti"ni yıkmak istemektedirler. Amaçlarının karşısında tek güç olarak Atatürk ilke ve devrimleri ile bunları benimsemiş kimseleri gördüklerinden karalama faaliyetlerinde bulunarak gerçekleri sapıtmaktan çekinmemektedirler.
Bu konuda vatandaşlara düşen görev; “vatanı kurtaranı koruyamayan vatanını koruyamaz.” sözü doğrultusunda, Atatürk"ün dinsiz değil aksine İslâm dinini yüceltmek için çalıştığını ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devleti"nin ise insan haklarına, vatandaşının din, vicdan ve inanç hürriyetine saygılı olduğunu savunmak ve Türkiye"nin tarihî birikimi sebebiyle modernleşme sürecinde aldığı mesafe ile bölgede çağın rasyonelleşme standardı bakımından önder olma niteliğini korumak olmalıdır.
Başarmamız gereken iş hiç de kolay değildir. Ancak Türk milletinin güçlü sağduyusu birbirine olan sevgisi, saygısı ve bağlılığı başarıya ulaşmamızda etkili olacaktır. Bunların oluşmasını sağlayan ortam ancak lâikliğin benimsenmesiyle oluşur. Lâiklik, mezhep kavgası kışkırtmalarına karşı en etkili silâhtır. Bundan dolayı vatandaş olarak lâiklik ilkesinin çiğnenmesine karşı durmalıyız. Bilmeliyiz ki XX. yüzyılı dolduran yarışma (devletlerin birbiriyle yarışması) başarılı toplumların siyasî, toplumsal ve bireysel düzenlerinin ancak hukuk devleti ve demokrasi olabileceğini, diktatoryal idarelerin ther tür fikir ve rejim değişikliğinin karşısında olmalıdır.
Günümüzde gerçek amaçları uzun vadede bağımsız bir devlet kurmak olan bölücü unsurlar kısa vadede, gençlik kesimi yoluyla doğu ve güneydoğu anadolu bölgelerindeki vatandaşlarımız üzerinde, dili, kültürü, tarihi, örf ve âdeti ayrı bir millet olduklarını propaganda ederek onları ikna etmeye çalışmaktadırlar. Ancak tarih boyunca ortak yaşamda bütünleşmiş türk milletini bu tür propagandalarla bölmenin mümkün olmadığını da bildiklerinden kurdukları yasa dışı örgütlerle terör faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Faaliyetlerinde bu bölgelerde meydana gelen hemen her olayı kullanmakta ve propaganda malzemesi yapmaktadırlar.Düzenledikleri miting ve gösteri yürüyüşlerinde gençleri kullanan bölücü unsurlar silâhlı eylemlerde de gençlerden yararlanmaktadırlar. Silâhlı eylemlere zorla sokulan gençler örgüt tarafından ihbar edileceği tehdidiyle daha çok eylemin içine itilmiş ve gencin geleceği karartılmıştır. Bu nedenle başlangıçta basit bir miting, gösteri yürüyüşü veya duvar yazısı olarak görünen işleri yapan kişiler ileride karşılaşabilecekleri en kötü ihtimalleri düşünerek bu tür faaliyetlere katılmamalıdır. Türk milletinin her ferdi, sırf kendi amaçları için Türkiye"yi bölmek ,onları kullanmak isteyenlere vereceği en güzel cevap “Türkiye"yi ya sev ya terk et” olmalıdır.
Biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti"nde hiçbir fert, ülkenin kuzeylisi, güneylisi, doğulusu, batılısı diye ayrım görmemektedirler. Ülkemizde fertler, yetenekleri ölçüsünde her türlü imkândan istifade etmektedirler ve kendilerini istedikleri yönde geliştirme özgürlüğüne sahiptirler. Bunun aksini savunmak gerçekleri inkâr etmektir. “Fırsat eşitliği yok” propagandalarına vereceğiniz en güzel örnek halkın içinden çıkmış cumhurbaşkanlarımız ve büyük sanayicilerimizdir.
Dış güçlerin ülkemizi bölmeye yönelik yoğun çabalarıyla kendilerine ayrı bir millet oldukları fikri aşılanmış olan bazı vatandaşlarımız gerek ülke içinde ve gerekse ülkemiz dışında yapılan propagandalarda Türkiye"de horlandıklarını, kendi dilleriyle konuşamadıklarını, gereksiz yere hapis cezalarına çarptırıldıklarını iddia etmektedirler.
Hâlbuki, yurt dışında sürdürülen propagandalarda kendilerinin ayrı bir millet olduklarını iddia eden bu vatandaşlarımız, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde yaşayan her Türk vatandaşı gibi yasalarla belirlenmiş bütün haklara sahiptirler. Etnik kökenleri başka olduğu hâlde devletin en üst kademelerinde görev yapabilen bir ülkede, etnik ayrımcılık yapıldığını iddia etmek doğru değildir.
Bölücü unsurlarca kullanılan konuların başında Nevruz Bayramı gelmektedir. Tarihçilerin tespitlerine göre Nevruz Orta Asya ve Uzak doğu halklarının kültüründen kaynaklanan ve bu bölge halklarınca günümüzde de kutlanan bir kültür bayramıdır. Yeni gün anlamında olan nevruz, yeni yılın başlangıcı, tabiatın uyanması ve yeniden doğuş gibi anlamlarla yaygın olarak kutlanmaktadır. Hâlbuki ülkemizde bir terör örgütünün iran efsanelerini sahiplenerek 21 mart gününü kan ve kine dayalı bölücülük için bir malzeme olarak kullanmaya çalıştığı görülmektedir. Fakat son yıllarda sağduyulu halkımız sayesinde nevruz tüm Türklerin bayramı olarak kutlanmaktadır. Çünkü nevruz anadolu"nun çeşitli yörelerinde (Iğdır, Alanya, Manisa, Toroslar gibi) yerleşik ve göçebe hayat süren halkımızca da eskiden beri kutlanmaktadır. Bazı yörelerde Mart Dokuzu, Sultan Navrız, Nevruz gibi isimlerle kutlanan bu kültür bayramının; uluslar arası festivaller, kutlamalar gibi birbirinden tamamen farklı kültürdeki insanların kaynaştığı, bütünleştiği dünyamızda, Türkiye"deki insanları birbirinden ayırmak ve düşman hâle getirmek için bir malzeme olarak kullanılmak istenmesi oldukça düşündürücüdür. Bu konuda tarihî ve ilmî gerçeklerden hareketle halkımızı kullanan bölücü unsurlara hak ettikleri cevabı vermeliyiz. Bu da ancak Türk tarihini ve kültürünü iyi bilerek ondan dersler çıkarmakla olur. Şimdiye kadar kurulmuş olan Türk devletlerinin yıkılışlarındaki temel etkenin millî birlik ve beraberlikten uzaklaşmak olduğu gerçeğinden hareket ederek millî birlik ve beraberliğe aykırı fikir ve davranışlardan uzak durmak vatandaşlık görevidir. Atatürk"ün dediği gibi; “Millî benliğini bulmayan milletler başkalarının avıdır.” Av olmamak için avcıyı yani bölücü örgütler, onların çalışma usulleri ve arkasındaki dış güçler iyi bilinmelidir. Devletlerin tarihten gelen politikalarının, millî karakterlerinin, amaçlarının değişmediğini bilerek atacağımız her adımda dikkatli davranmak bizi başarıya götürür.
mız bayramlarda Türk milletinin coşkusu ve katılımı bunu tüm dünyaya ispat etmektedir.
Türk vatandaşı olarak bölücü faaliyetler karşısında yapacağımız iş; bölücü örgütlerin söylediklerini, yazdıklarını, resimlediklerini acaba bu hainler ne yapmak istiyor diye akılcı bir şekilde düşünmek ve gerçekleri göz önünde bulundurarak çirkin emellerini yüzlerine vurmaktır.
Süper güç olarak kabul edilen devletler veya bu devletlerin içinde bulundukları çok uluslu topluluklar, jeopolitik önemi nedeniyle topraklarımız üzerinde güçlü bir devlet oluşumunu kendi çıkarları açısından istememektedirler. Güçlü bir Türkiye"ye engel olmak için de her olayı bu görüş ile değerlendirmekte ve sonuçta her fırsattan yararlanarak kendi görüşleri doğrultusunda birtakım açık-örtülü veya sinsi faaliyetlere başvurmaktadırlar. Ayrıca değişen dünya düzeninde batı dünyasının temel ideolojisi olan siyasal ve ekonomik liberalizmin karşısına yeni radikal akımlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan Türkiye"yi ilgilendiren en önemli sorun “radikal İslâm”dır. Filistin kurtuluş örgütü, Libya, İran, Irak olayları Avrupa"da “Hristiyan-Müslüman” çatışmasına dönüştürülmek istenmektedir. Türkiye de müslüman bir ülke olduğundan bu ayrımcılığın sınırında yer almaktadır. Türkiye sanayileşmesini sür"atlen
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
« Önceki ::