6/4/2008 · Kategori: KÜLTÜREL
KİTLEYİ UYUSTURMADA KAZANAN KİMLER?
FUTBOL MİLLETİMİZİ OYALAMADA BİR UYUSTURCU MU?
Bu politikaların arkaplanlarına baktığımızda bazılarının totaliter bir zihniyetten beslendiğini ve bu niteliğinden dolayı da kitleler üzerinde oldukça despotik pratiklerle varlığını somutlaştırdığını görmekteyiz. Bir de kitleyi oyalamaya yönelik ama bu kez soyut bir baskı ve/veya manipülasyon kurgulamasıyla karşımıza çıkan bir zihniyet söz konusu. Burada özellikle toplumsal formasyonların her kademesinde pratikleri bağlamında içselleştirilen kültür, ekonomi, müzik, sinema ve spor (özellikle futbol) gibi faaliyetler/uğraşılar söz konusu manipülasyon ve/veya baskı argümanlarının sistem tarafından bizzat uygulandığı birer egemenlik alanlarıdır. Bu alanlardan biri olan spor ve sporun günümüzdeki en etkili dalı olan “futbol”, hem popülaritesi bakımından hem de etkisi açısından yazının ana konusunu oluşturacaktır. Bununla birlikte futbolun toplum üzerindeki etkisine, tarihsel bir pratikle başlamak konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
1932–1968 yılları arasında Portekiz’i yöneten diktatör Salazar’a ülkeyi nasıl kontrol ettiğini/yönettiğini sorduklarında, Salazar’ın cevabı “3F”olmuştur. Yani fado, fiesta ve futbol. Fado; kapitalist sömürüden muzdarip yoksulların, dışlanmışların (sistem tarafından “öteki”leştirilenlerin) ve faşizmin baskısı altında ezilen çaresizlerin dinlediği nostaljik ve lirik müziği ifade etmektedir. Fiesta ise, insanların dikkatlerini dağıtmada ve onları duyarsızlaştırmada afyon işlevi gören karnavallar, festivaller ve sokak eğlenceleriyle dolu bir yaşam tarzı veya eğlence kültürü olarak tanımlanmaktadır. Futbol ise herkesin bildiği gibi en basit tanımlamayla; geniş bir sahada 22 kişinin bir topun peşinden koşturması ve o koşturmayı da milyonlarca kişinin izlemesidir. Keşke futbolun etkisi veya gücü tanımlamasındaki kadar basit olsaydı. Peki, futbolun bu kadar basit bir tanımlamasına rağmen nasıl oluyor da böylesi bir etki yaratabiliyor? İşte asıl cevabını bekleyen soru budur.
Bilindiği gibi 1980 askeri darbesiyle toplum deyim yerindeyse “hizaya getirildi”. Ama hizaya getirmek yeterli değildi, bir de hizadakileri belli kalıplara koymak ve böylece sistemin mantığına göre yeniden biçimlendirmek/biçimsizleştimek gerekiyordu. İşte tamda bu noktada sistemin dönüştürücü etkisi kendisini farlı mecralarda gösterdi ve özellikle gençlik bundan fazlasıyla payını aldı. Apolitize edilen gençlik “ülkeyi ben mi kurtaracağım” gibi duyarsız söylemlerle siyasetten elini çekip farklı alanlarda kendini avutmaya başladı. 1980 sonrasında Turgut Özal’la gelen neoliberal politikalar dönemin genel çerçevesini oluşturuyordu. Özellikle büyük kentlerde esen sol rüzgarların taşraya sıçramasından endişe duyan sağ iktidarlar, bu dönemde futbolu bir afyon olarak kullanmaktan çekinmediler. Bununla birlikte özellikle 90’lı yılların başından itibaren popüler kültürden beslenen ve futbolu vazgeçilmez bir uğraşı haline getiren bireylerin çoğaldığını söylemek mümkün. Futbola büyük ilgi gösterilmesi “derin işler”ini “derin adam”larına yaptıran sistemin işini “derin”den etkiledi. Böylece yapay gündemlere bir yenisi daha eklenmiş oldu hem de en eğlencelisi. Kitlenin dikkatini farklı bir yöne çekmek için bundan iyi bir eğlence olamazdı.
Özellikle yabancı takımlarla oynadığımız maçların hemen akabinde (hatta gece yarısı) yapılan zamlarda da gördüğümüz gibi, futbol hem mevcut hükümetin işini kolaylaştırıyor hem de söz konusu süreçte “üstünü örtme /kitleyi farklı alana yönlendirme” misyonunu (susurluk, Şemdinli vakaları vb.) fazlasıyla yerine getiriyor. Öyle ki, ülkede ne olup bitiyor; ekonomi nasıl gidiyor, sağlık sistemi niye işlemiyor, ezberci eğitim sistemi nasıl düzeltilebilir veya ben bir “yurttaş” olarak “yurttan” ne kadar haberdarım diyenlerin sayısı hızla azalıyor. Gerçi haftanın üç günü geçen haftaki maçı konuşan, diğer üç günü haftaya oynanacak maçı konuşan ve son gün de (Cumartesi ve/veya Pazar) maça giden bir yurdum insanı bu kadar ciddi (!) bir iş dururken memleket meselelerini ne yapsın.
O dönemlerde Batı dünyasında ise küreselleşmenin hız kazanmasına paralel olarak Friedman’cı ve Şikago Okulu’yla kapitalizmin acımasız yıllarına geri dönülmüştü; işsizlik, yoksulluk, açlık ve ölümler. İşte, tam da bu noktada toplumun dikkatini dağıtabilecek her şeyden sonuna kadar yararlanılmaya başlanmıştı. Bu sömürü mantığı, kapitalizmde “marjinal fayda” olarak ifadesini bulmaktaydı. Bu bağlamda, futbol yepyeni yüzüyle kitlelerin karşısına çıkıyordu. Dışarıdan alınan kredilerle yapay biçimde şişirilen ticaret hacmi, bu spora büyük bütçeli yatırımların yapılmasına imkan sağlıyordu. Bu arada, stadlar ve diğer çalışma alanları mükemmel hale getirilmekte ve futbolculara bir asgari ücretlinin aldığı maaşın yüz katı kadar büyük paralar ödenmekteydi. Fakat bütün bunlar yaşanırken hem dünyada hem de ülkemizde sporun kendine özgü temel ilkeleri ve etik değerleri, kapitalizmin insafsız ve kazanmak için her yolu mübah gören Makyavelist kurallarına teslim oluyordu. Futbolun değişen işlevine paralel olarak sporun barış, kardeşlik ve dostluk gibi retorikleri hiçbir zaman pratiğe geçirilmemiştir. Bu değerler özellikle son yıllarda maalesef fanatizme kurban edilmekte ve gerek stadlarda gerekse stad dışında adeta taraftar terörü esmektedir. Yoldan geçen arabalara zarar verilmesi, kaldırım taşlarının sökülüp rakip taraftara fırlatılması, seviyesiz ve tahrik edici pankartların açılması, maç boyu kesintisiz küfürler, kendilerine ücretsiz tahsis edilen İETT otobüslerinin yağmalanması ve en basit bir maçta bile binlerce polisin görev alması yaşanan şiddetin ve fanatizmin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.
Her maçtan sonra futbol her boyutuyla tartıslır ama “kitlenin dikkatini dağıtma” misyonu da bir anlamda her zaman gizlenir ve her zamanki gibi tartışmaya açılmaz. Maç sonrasında farklı şehirlerde yaşanan silahlı-bıçaklı kavgalar aslında bir takım tutmanın veya maç kaybetmenin üzüntüsünden/sevincinden çok, insanlarımızın içlerinde hep bir tortu gibi biriken şiddet eğiliminin yansımalarıydı. Medya tarafından haftalar öncesinden dillendirilen - “nefesler tutuldu”, “yılın derbisi”, “bıçaklar bilendi”, “Türkiye’de hayat duracak”- gibi söylemlerle adeta gaza gelen insanlar zaten diğer yandan da dışlanmışlıkları ve yoksulluklarını kabartan ve şiddete yönelten TV programları/filmleri sayesinde patlamaya hazır birer bomba oluveriyorlar. Dolayısıyla bu perspektiften hareketle yaşanan onca çirkin ve şiddet dolu manzarada kazanan tarafın kim(ler) olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hem insanları haftalar öncesinden “dolduruşa” getir hem de “dolduruşun” sonuçlarını ekranlarda saatlerce gösterip riyakar bir tutumla “spor, dostluk ve kardeşliktir” şeklindeki hamasi nutuklarla yapılan icraatı halkın gözünde meşrulaştırmaya çalış….
Öte yandan bütün bu gelişmeler sistemin ve bu sistemden beslenenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Sonuç olarak bir oyun olmanın çok ötesinde kendisine farklı amaçlar için farklı misyonlar yüklenilen futbol, mevcut haliyle iki taraf için kazançlı iken futbola bu kadar ilgi gösterenler için paradoksal bir biçimde kayıp anlamı taşımaktadır. Bu yüzden insanların futbola yüklenilen bu misyonları görmesi ve ona göre hareket etmesi gerekir. Kaldı ki, sosyalist, kapitalist, İslami veya farklı bir sistem olsun, her sistemde kitleleri oyalamak veya uyuşturmak için farklı yollara/yöntemlere başvurulmaktadır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır