12/4/2008 · Kategori: SİYASİ
MAFYA VE DEVLET
TARİHLERLE YAŞADIĞIMIZ BU GÜZEL VATANIMIZ
Oktar Çakır’ın Suç Dosyası
BİR DGM BAŞSAVCISI
BİR MAFYACI
BİR TRAFİK KAZASI
Ortaya Dökülen Pislikler
Önce çok masum bir ‘kaza’ haberi verir gibiydi gazeteler. Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde bir trafik kazası olmuştu. ‘Kaza’ da bir ölü, bir de yaralı vardı. Sonra, birden bire olay mahalline ‘ilk önce gelmesi gerekenler’ gelmeye başladılar. Yaralı olan ‘kazazede’nin elinde cep telefonu vardı ve ‘birilerine’, ‘yetişin’ diye sesleniyordu. Arkasından ‘kazazedelerin’ kimlikleri belirlendi ve gazetelerin manşetlerine yansıyan haberlerin havası da değişmeye başladı. ‘Kuşkulu birliktelik’ deniliyor, temkinlilik elden bırakılmıyordu. Ama yine de, benzer bir ‘kaza’nın, bilinen resmi görülmüştü bu ‘kaza’da da. Bu kez daha net spotlarla yayınlanmaya başlandı haberler;
“Susurluk’u aratmayan iddialar”
“İkinci Susurluk”
(...)
2 Mayıs’ta, Ankara’daki ‘kaza’ haberi ajanslardan geçip de isimler netleştiğinde, ‘malum’ karelerin yan yana gelip, bilinen bir Susurluk tablosu ortaya koyduğu bilinmiyor değildi. Kaza yapan son model BMW’nin içinden, İstanbul Devlet Güvenlik Başsavcısı Oktar ÇAKIR ve mafyacı Melik GİRAY çıkmıştı. Kaza yapan aracın içinden, mafyacılara, çetelere, işkenceci katillere, soygunculara, dolandırıcılara, karapara aklayıcılarına, uyuşturucu ve silah kaçakçılarına -saymakla bitmez halk düşmanına, arsıza ve hırsıza- dayanan Susurluk Devleti çıkmıştı.
Hemen arşivlere uzandı gazetecilerin elleri...
DGM Başsavcısı Oktar ÇAKIR ve mafyacı Melik Giray’ın seceresi ortalığa dökülmeye başlamıştı. Hem Oktar ÇAKIR, hem de mafyacı Melik GİRAY için yazılanlar elbette sınırlı bilgilerden oluşuyordu. ‘Açıklıyoruz’ deniliyordu ama, gerçekler gizleniyor; ‘kirli ilişkiler’ sadece arabada birlikte olmakla sınırlı tutuluyordu. Oysa sözü edilen bu iki ismin ardında SUSURLUK vardı. Ve asıl önemlisi İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Oktar ÇAKIR’ın geçmişi, ‘görev’e getirildiği yerlerde ne tür suçlar işlediği ve halk düşmanlığıydı. O’nun şahsında ortaya koyacağımız gerçekler SUSURLUK gerçeğidir ve bu anlamda elbette yeni değildir.
ŞANTAJCI BİR SAVCI: Oktar ÇAKIR
Oktar ÇAKIR’ın kirli ilişkiler ağı içinde yer alması ve ‘marifetleri’ yeni değildir. Tarihi, Susurluk’un tarihi kadar olmasa bile oldukça eskilere dayanır. 1980’li yıllar, ülke gündeminin banker skandallarıyla çalkalandığı yıllardır. Özal’ın mimarı olduğu 24 Ocak Kararları’yla hayat, emekçiler için biraz daha zorlaşmış, gelecek belirsizleşmiştir. Bu koşulların bir ürünü olarak ortaya çıkan onlarca Banker, yüksek faiz vaadiyle piyasadan para hortumlamaya başlarlar. Elbette asıl olarak hedeflenen emekçilerin dişinden tırnağından arttırıp, biriktirip “zor günler” için bir kenara ayırdıkları 3-5 kuruşlarıdır.
Amaç; sermayenin “yastıkaltı tasarrufu” diye adlandırdığı bu paraların da bankerler aracılığıyla tekellerin kasalarına akıtılmasıdır. Kısaca halkın kefen parasına da göz dikilmiştir. Binlerce emekçi, ek gelir sağlama, belki de geleceğini güvence altına alma umuduyla bankerlere hücum eder, ellerindeki son kuruşları da bu tefecilere teslim ederler. Sonrasını o yılları yaşayan herkes hatırlar.
‘80’lerin başlarında Banker Kastelli yurtdışına kaçar. Banker Yalçın, Banker Bako ve daha bir çoğu iflas gösterip ne faizleri ne de ana parayı ödeyemeyeceğini açıklar. Yüzlerce bankerzede ceplerindeki son geçim güvencelerini de çaldırmanın acısıyla, perişan bir halde bankerlerin kapılarına yığılırlar. Son bir umut, belki paramızı alırız diye gece yarılarına, gece yarılarından sabahlara dek buralarda yatıp kalkarlar. Ama ne çare, sorunlarına sahip çıkan olmaz, seslerini kimseye duyuramazlar. Hukuk hak getire! Zaten sistem gerektiği gibi işlemiş, küçük küçük ama yekünü yüklüce olan tasarruflar önce bankerlerin ceplerine oradan da tekellerin kasalarına aktarılmıştır. Haklı olarak, hesap sorulmasını, en azından paraların geri ödenmesini ümit eden bankerzedelerse, göstermelik bir-iki soruşturmayla oyalanır.
İşte bu soruşturmalardan biri de skandalın kahramanlarından(!) Baki Cengiz Aygün’e, nam-ı diğer Banker Bako’ya açılır. Soruşturmayı şişli Cumhuriyet Başsavcılığı yürütmektedir. Dosya, o tarihte şişli Cumhuriyet Savcısı olan Oktar ÇAKIR’dadır. Savcı ÇAKIR’ın kamuoyuna yansıyan ilk “vukuatı” bu soruşturmadır. “Soruşturma” denildiğine bakmayın. Dosya, Savcı ÇAKIR’ın elinde soruşturmadan önce, siyasi bir koz haline gelmiştir.
‘85’li yıllar ANAP’ın tek başına iktidar olduğu, Demirel, Ecevit, Erbakan gibi kurt politikacıların siyasi istikrar gereği cunta tarafından bir süreliğine siyasi arenadan uzaklaştırıldığı, Özal’ın da bu meydanda rakipsiz olduğu yıllardır. Ancak siyasi dengeler değişmiş, siyasi yasakların kalkarak bu tecrübeli burjuva siyasetçilerin tekrar siyasete dönmeleri gündeme gelmiş, ‘87’de yapılan bir referandumla ‘geçici ayrılık’ sona ermiştir. Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş yeniden siyaset sahnesinde yerlerini almışlardır. Bu aynı zamanda siyasi rekabetin kızışması anlamına gelmektedir.
Özal, ‘85’lerden itibaren soruşturmayla yakından ilgilenir. Savcı ÇAKIR, dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Arif Yüksel aracılığıyla Özal’ı soruşturma hakkında bilgilendirmektedir. Arif Yüksel, Özal’ın himayesinde bir müsteşar ve Oktar ÇAKIR da yargı içinde Arif Yüksel’in “takımından” diye bilinen bir savcıdır. ANAP da tüm düzen partileri gibi iktidarı boyunca bürokraside kadrolaşmıştır. Yargıdaki kadrolaşmanın sayesinde bu alanı da denetim altına almıştır. Demokrasi tarifindeki meşhur “kuvvetler ayrılığı” ilkesine göre yürütmeden bağımsız olması gereken yargı, ANAP iktidarının elinde “bir parti organına” dönüşmüştür. 12 Eylül sonrasının önemli soruşturmalarından olan Banker Bako soruşturmasını da Özal denetimi altına almış, ucu kendisine dokunmayacak şekilde dilediği gibi yönlendirmiştir.
‘87 referandumundan sonra soruşturma içinde bir başka skandal ortaya çıkar. Demirel’in sadık dostu ve yasaklı yıllardaki emanetçisi Hüsamettin Cindoruk’un iddialarına göre; Savcı ÇAKIR, Baki Cengiz Aygün’ü “soruştururken”, referandum sırasında yasakların kalkması için Demirel’i maddi olarak desteklediği doğrultusunda ifade vermeye zorlamıştır. Böylelikle sözde bir dolandırıcılığın açığa çıkarılması, hakları gasp edilenlerin paralarının iade edilmesi için açılmış olan soruşturma, gerçekte siyasi rekabette bir koz olarak kullanılmıştır. Özal, savcı ÇAKIR aracılığıyla soruşturmayı rakiplerine karşı bir siyasi şantaj malzemesi haline getirmiştir. şantajcı savcı Oktar ÇAKIR, bu hizmetlerinin karşılığını almakta gecikmemiş, 1989 yılında Arif Yüksel tarafından Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’ne atanarak ödüllendirilmiştir.
KATLİAMCI BİR GENEL MÜDÜR: Oktar ÇAKIR
Nitekim aradan çok zaman geçmez ve şantajcı Oktar ÇAKIR hizmetlerinin karşılığı olarak bu kez Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü ile ödüllendirilir. ANAP Hükümeti Adalet Bakanı Oltan SUNGURLU 1989 yılının Mart ayında göreve gelir gelmez Savcı ÇAKIR’ı hapishanelerle ilgili üst düzey bir makam olan Genel Müdürlüğe atar.
Savcı ÇAKIR 1991 yılı seçimleri sonrası kurulan DYP-SHP Koalisyon Hükümeti dönemine dek bu görevinde kalır. Daha sonra ÇAKIR, dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay tarafından ‘kızak’ görev olarak da adlandırılan APK Dairesi Başkanlığı’na gönderilecek, izleyen dönemde de ÇAKIR, HSYK kararıyla Eyüp Başsavcılığı’na atanacaktır.
Oktar ÇAKIR, Genel Müdürlük yaptığı dönemde tutsaklara yönelik yapılan tüm saldırıların, hak gasplarının, katliam girişimlerinin, tecrit ve sürgün uygulamalarının doğrudan sorumlusudur. Mehmet Topaç döneminde yayınlanan 1 Ağustos Genelgesinin uygulamasına asıl olarak Oltan SUNGURLU’nun Adalet Bakanlığı döneminde geçildi. Eskişehir Hapishanesi açılarak Anadolu hapishanelerindeki yüzlerce tutsak Eskişehir hücrelerine zorla sevk edildi. Tutsakların direnişinin ardından geri adım atan iktidar, tutsakları Eskişehir’den çeşitli hapishanelere sevk etmek zorunda kaldı.
Bu sevkler sırasında Eskişehir’den Aydın Hapishanesine açlık grevinin 40’lı günlerinde sevk edilen iki yurtsever tutsak; Mehmet YALÇINKAYA, Hüseyin Hüsnü EROĞLU katledildi. Uzun süredir açlık grevinde olan onlarca tutsağı zorla ring arabasına bindirerek havasız bir ortamda sevk ettirme emrini veren Oltan Sungurlu ve dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Oktar ÇAKIR bu katliamın, sürgün ve sevklerin, sevkler sırasında tutsaklara yönelik saldırıların birinci dereceden sorumlusudurlar.
KATİLLERİN KORUYUCUSU, RÜŞVETÇİ BİR SAVCI:
Oktar ÇAKIR
Savcı ÇAKIR, “kızağa” çekildiği APK’daki görevinden Eyüp Savcılığı’na atandığında “marifetlerine” kaldığı yerden devam eder.
Kaza sonrası yaptığı bir röportajda kendi ifadesiyle ÇAKIR, mafyacı Melik GİRAY’ı kendisine tanıştıranın “yargı ve yargı dışında resmi zevat” olduğunu söylemektedir. Mafyacı Melik GİRAY ile olan ilişkileri bu tarihten itibaren sıklaşır.
Mafyacı Melik GİRAY, Hapishane iaşesi için açılan ihalelerde 2 yıl üst üste kazanan kişidir. En son ihalede ise et ürünlerini alamasa da kuru gıda ihalesi yine Melik Giray’a kalmıştır. ÇAKIR, Melik GİRAY’ın üst üste ihaleler kazandığı dönemlerde de Eyüp Başsavcısıdır. İhalelerin yapıldığı hapishaneler de Eyüp Başsavcılığına bağlıdır.
Başsavcı ÇAKIR, mafyacılarla gerçekleştirdiği ortak işlerle bir taraftan yükünü tutarken, rüşvet ve adam kayırmayı işinin bir parçası haline getirmektedir. Giderek bu camiada “itibarlı” bir pozisyona da gelecek ülkücü mafyacılarla dostluğu ilerletecektir.
Savcı Oktar ÇAKIR, Banker Bako gibi dolandırıcılara, Melik Giray gibi mafyacılara kol kanat gererken, devrimcileri katleden polisleri aklamayı da ihmal etmez. Kurtuluş gazetesi dağıtımcısı İrfan Ağdaş’ın 13 Mayıs 1996 tarihinde Alibeyköy’de katledilmesinin ardından olay yeri incelemesi talebini reddederek delilleri karartır, “dikkatsizlik sonucu ölüm” gibi komik bir gerekçeyle polisler hakkında soruşturmaya bile gerek duymaz.
ÇAKIR’ın İrfan Ağdaş’ın katledilmesi ile ilgili soruşturmayı yapmaması kendi hukukları tarafından bile haksız bulunsa da Savcı ÇAKIR hakkında herhangi bir idari işlem dahi yapılmaz. Elbette O, “doğal” işlerini yapmaktadır. Ve bunun cezai müeyyidesi de yoktur. Ceza bir yana Susurluk Devleti’ne yaraşır bir savcı olan Oktar ÇAKIR için hemen ödül mekanizması işletilir ve ÇAKIR, şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanır.
Yeni “görev” tam da ÇAKIR’a göredir. Başında Gülay Aslıtürk gibi dolandırıcı, hırsızların bulunduğu şişli Belediyesi’nin yaptığı tüm işler ÇAKIR’ın görev alanı içerisindedir. Bu görev alanı aynı zamanda ÇAKIR’ın yıllardan beri uzmanlaştığı ilgi alanıdır.
Gelişmeler, daha önce ANAP adına siyasi bir koz olarak kullandığı Banker Bako’yla ÇAKIR’ı bu kez şişli’de bir araya getirir. Çakır bir kez daha kendisinden bekleneni yapacak ve Banker BAKO’nun evinde saklandığı Savcı Ertaç Giray’ın evini aramak isteyen polislere izin vermeyecektir. Böylece hem kendisi gibi rüşvetçi ve mafyacı dostu Savcı Ertaç Giray’ı, hem de eski dostu Banker Bako’yu koruyacaktır. Bu gerçeği Savcı ÇAKIR 22 Mayıs tarihli Radikal Gazetesinde yaptığı röportajda şöyle itiraf edecektir:
“NEşE DÜZEL: Bir savcının evinin aranması için polis mi Adalet Bakanlığı’na başvurur yoksa Savcı mı?
ÇAKIR: Savcı başvurur, polis başvuramaz.
NEşE DÜZEL: Siz başvurdunuz mu peki?
ÇAKIR: Başvurmama gerek yok ki, elde bir şey yok. Polis bize delille gelmiş değil. Bir adam geliyor, ‘biz savcının evini arayacağız’ diyor.”
Susurluk Devleti’ne has bir şekilde kendi yasa ve kurallarını çiğnedikçe yıldızı parlayan Oktar ÇAKIR, İstanbul DGM Başsavcılığına atanır. Tam da zamanıdır. DGM’de bu dönem başta Çakıcı ve Evcil gibi mafyacıların, tefecilerin, katillerin davaları görülmektedir. HSYK’da gerekli dolaplar döndürülür ve Oktar ÇAKIR mafyacılarla, uyuşturucu kaçakçılarıyla, katillerle daha içli dışlı olacağı bir makama; İstanbul DGM Başsavcılığı görevine getirilir.
Oktar ÇAKIR DGM Başsavcısıydı artık. ÇAKIR’ı HSYK’da canla başla savunan ise Başkanvekili Engin Doğu’dan başkası değildi. Ki, Engin Doğu, Gölbaşı’ndaki kazanın ardından Çakır’ın can havliyle ulaştığı ilk isimdi. Elbette nedensiz de değildi. Korunması gereken iki bond tipi çanta vardı ve içleri dolarlarla doluydu. Paraların nereye ve kimlere götürüldüğü üzerine bir çok rivayet vardır. Fakat kesin olan bir şey var ki, bu para ÇAKIR, GİRAY, ENGİN DOĞU gibilerinin döndürdüğü Susurluk Hukuku çarkının dönmesini sağlamak içindi. Bu gerçeği yıllarca bu çarkın içinde yer almış “emekli bir yargıtay üyesi” kazanın üzerinden iki hafta geçtikten sonra yazdığı bir mektupla deşifre ediyordu.
SUSURLUK TÜM KURUMLARIYLA,
DEVLETİN HER KADEMESİNDE DEVAM EDİYOR
Bütün bu tablonun kesin olarak ortaya koyduğu gerçek şudur ki; Oktar Çakır; kendisi gibi çürüyen, kokuşmuş bu düzenin tipik bir sembolüdür. Rüşvetçi, gaspçı, dolandırıcı, hırsız, mafyacılarla kucak kucağa olan Oktar Çakır temsil ettiği makamın niteliğini de gözler önüne sermiştir.
Oktar Çakır; hukuksuzluğu ve keyfiyeti temel almış; mafyacıları, çetecileri, katilleri, halka karşı suç işleyen tüm halk düşmanlarını aklayan; halkın ve vatanın bağımsızlığı için savaşan devrimcilere, hakları için mücadele eden emekçilere yüzlerce yıla varan cezalar veren ve bu yolla Susurluk DEVLETİ’nin GÜVENLİĞİNİ sağlayan bir “adaletin” temsilcisidir. ...
Bir DGM Başsavcısı ile bir mafya babasını buluşturan son kaza; ‘işler yoluna giriyor’, ‘hukukçu bir cumhurbaşkanı sayesinde düzelecek her şey’, ‘demokratik açılımlara ivme kazandırılıyor’, ‘hukuk devleti daha sağlam temellere kavuşturulacak’ gibi sahte umutların yaygarasının yapıldığı günlerde adalet isteğimizin ne denli güçlü, ne denli yerini bulan bir talep olduğunun da göstergesidir.
Bu ülkede ‘hukuk ve adalet adına’ bir savcı, suçluları koruyorsa...
Bu ülkede ‘hukuk ve adalet adına’ bir savcı, kendisini ‘devlet adına kurşun atan ve yiyenler’in aklanmasına adamışsa...
Bu ülkede ‘hukuk ve adalet adına’ bir savcı, siyasetin ve siyasetçinin elindeki oyuncak misali ‘Banker Bako’ gibi ‘çok mühim’ davaların peşinden koşturuyorsa...
Bu ülkede ‘hukuk ve adalet adına’ bir savcı, sadece sömürücü asalakların ‘istikrar ve huzuru’nu sağlayıp, ‘güvenliği’ için her türden haksızlığın, baskı ve yasağın altına imza atıyor; düşünen, sorgulayan ve doğru bildikleri için mücadele eden insanların karşısına adalet terazisinin kefelerini dahi yanaştırmıyorsa...
Ve bu ülkede ‘hukuk ve adalet adına’ bir savcı, işkencecilerin, katillerin sırtını sıvazlar; beraber hareket eder, yeni suçlar işlemeleri için ellerini kollarını sallayarak halkın arasında dolaşmalarına izin veriyorsa...
Bu ülkede adalet vardır denilebilir mi? Rüşvetin, soygunun, hırsızlığın, gaspçılığın, dolandırıcılığın, ahlaksızlığın, namussuzluğun ve bunları yapanların yüceltilip, erdem sayıldığı, tüm topluma nüfuz ettirilmeye çalışıldığı; işkencecilerin, katillerin gerçekleştirdiği ‘rutin dışı’ her işin ayakta alkışlandığı bu memlekette adalet vardır denebilir mi?
“Polisimizin elini soğutmayın” diyen cumhurbaşkanları, “Her şey hukukun sınırları içinde olup bitmektedir” diyen Başbakanları, katliamları yerinde seyreden bakanları, katillere “bildiğinizi yapın” diyen Cumhuriyet Savcıları, katilleri korumak ve aklamak için çırpınan yargıçları ile bu memlekette hukuk adalet vardır denebilir mi?
Hukuk kuralları, ciltleri dolduran yasalar, cunta anayasasıyla ilke haline getirildiği söylenip, günümüzde yeniden cilalanan “hukuk devleti” demagojileri, bu düzende hukuksuzluğun ve adaletsizliğin baki kalması için vardır. Generaller, polis şefleri, tekeller ve tüm üç kağıtçılar her dönem hem yargıç, hem savcı, hem de cellat oldular vatanımızda. Kendi gelecekleri ve düzenlerinin bekası için yasa, hukuk, kural tanımadılar hiçbir zaman. Hukuku ayaklar altına alıp, kendi yasalarını çiğnediler. Yasaları göstermelikti ve yalnızca yoksul halk içindi. Hala da öyledir... ADALET İSTİYORUZ...
Basından
GÖLBAŞI SUSURLUK’A DÖNDÜ
4 Mayıs 2000 RADİKAL
Birlikte seyahat ettiği işadamı Melik Giray’ın yaşamını yitirdiği kazada yaralanan İstanbul DGM Başsavcısı M. Oktar Çakır’ın bulunduğu araçta iki Bond tipi çanta bulunduğu, Çakır’ın bu çantaları kaza sonrasında beraberinde götürdüğü bildirildi. Adalet Bakanlığı şüpheli seyahat ile ilgili soruşturma kapsamında iki adalet müfettişini görevlendirirken, Başsavcı Çakır ve işadamı Giray’la ilgili yeni iddialar birbiri ardına gündeme geldi.
Çantalarda ne var?
Ankara girişinde önceki sabah meydana gelen kazayı Gölbaşı Cumhuriyet Savcılığı soruşturuyor. Radikal’in görüştüğü başsavcı, olay yerinde yapılan keşif ve aramadan sonra ulaşılan sonuçları şöyle özetledi: “Kaza, aşırı hız ve yolun kaygan olması nedeniyle meydana gelmiş. Ölen kişinin cebinden 150 milyon lira çıktı, bunu ailesine teslim ettik. Silah bulunmadı, ancak araçta iki tane Bond tipi şifreli çanta varmış. Sayın Başsavcı Oktay Çakır bu iki çantayı beraberinde götürmüş...” Başsavcı, “Bu çantalarda ne bulunduğunu araştıracak mısınız?” sorusuna, “Bize göre kaza normal tedbirsizlikle ilgili, bir şüphe yok. Çantalar da biz de değil, onun için onu istememiz, içine bakmamız da söz konusu değil” yanıtını verdi. Başsavcı, Melik Giray’ın Ankara’ya geliş amacıyla ilgi de; “Bu kişinin Gölbaşı’nda bir gıda deposu var, buradan mal sevkiyatıyla ilgili geliyormuş” bilgisini verdi. Bu arada Çakır’ın Ankara’da kendisini başsavcı seçen HSYK üyelerini ziyaret için kendilerinden randevu aldığı da bildirildi.
Kuşku yaratan birliktelik Adalet Bakanlığı’nı da harekete geçirdi. Teftiş Kurulu Başkanlığı, Ankara’ya izinli ya da görevli gelmediği belirlenen Başsavcı’yla ilgili soruşturma için iki başmüfettişi görevlendirdi. Adalet Bakanlığı müfettişlerinin bugün göreve başlaması ve Çakır’ın da bilgisine başvurması bekleniyor. Çakır’ın bir ay önce İstanbul DGM Başsavcılığı’na atanmasının ‘Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu böldüğü, kurulun üç üyesinin bu atamaya karşı çıktığı öne sürüldü.
İşadamı-başsavcı birlikteliğine tepki gösteren yargı çalışanları örgütlü olduğu Tüm Yargı-Sen Genel Başkanı Tekin Yıldız, Radikal’e şunları söyledi: “Cezaevlerine kuru gıda satışı yaptığı bilinen işadamıyla başsavcının aynı araçta seyahati kirli ilişkileri akla getiriyor. Bugüne kadar cezaevi olaylarıyla ilgili hep gardiyanlar suçlanırken biz sürekli üst bürokrasi ile çıkar çevrelerinin ilişkilerine dikkat çekmiştik. Bu olay adalet sisteminin üstten başlayarak gözden geçirilme gereğini ortaya koyuyor.”
Banker Bako Soruşturması
Başsavcı Çakır ve ölen işadamıyla ilgili yeni iddialar da gündeme geldi. Çakır’ın Banker Bako ismiyle ünlü Baki Aygün’le ilgili olayın patladığı 1985-86 yıllarında şişli’de görev yaptığı bildirildi. O dönem aktif siyaset içinde yer alan, Baki Aygün’ün avukatı Hüsamettin Cindoruk’un yakın çevresine konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptığı öğrenildi: “Olay referandum arefesinde yaşandı. Banker Bako sahte tahvil bastırmış, Ziraat Bankası’na bunları yatırarak kredi çekmiş. Bu tahvillerin sahte olduğunu öğrenince onu yakalamışlar. Oktar Çakır, şişli Savcı Yardımcısı’ydı. Turgut Özal, Arif Yüksel aracılığıyla bu adamı bize karşı kullandı. Bu adam orada karakol kurdu. Bako’nun ortaklarından biri Cenk Koray’dı. Banker Bako’nun yanındakilerden “Bu işi Demirel ve Cindoruk yaptı, parayı Koray aracılığıyla bu kişilere verdik” şeklinde ifade almak istedi. Ancak bu senaryo da başarılı olmayınca bilgileri basına sızdırdılar. Özal, “Cumartesi günü çok önemli açıklamalar yapacağım” dedi; haberler gazetede çıkınca açıklamadan vazgeçti. Sonra Çakır çok genç olmasına karşın ödül olarak Cezaevleri Genel Müdürlüğü’ne atandı.”
Bu arada kazada ölen işadamı Giray’ın ortak olduğu Özgiray Et ve Et Mamülleri Ticaret Pazarlama ve Limited şirketi’nin son olarak Mehmetçik Vakfı’nın geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda açtığı ihaleyi kazandığı belirlendi. Ancak vakfa yapılan 23 bin 500 kurban bağışının kesim işlemlerini de üstlenen şirketin bu kurbanlardan büyük bir kısmını kesmediği öğrenildi.
Vakıf İddiaları Yalanladı
Vakıf Genel Sekreteri Cemil Özgüner yolsuzluk iddialarını reddetti. “Kurbanların kesilmemiş olması mümkün değil. Kesim yapılırken, bir noter, bir imam ve vakıf personeli de hazır buluunr. Sadece benim kurbanımı kesmeyin diyerek para bağışlayanların kurbanları kesilmedi” diye konuştu.
Basından Adalet Başmüfettişi İbrahim Öcalan ve Abdullah Çevik, Ankara'ya giderken trafik kazası geçirince, et mafyası olarak bilinen ve gıyabi tutuklama kararıyla aranan Melik Giray'la ilişkisi ortaya çıkan Oktar Çakır hakkındaki soruşturmayı genişletiliyor. Hakkındaki soruşturma devam eden Oktar Çakır, evinden çıkmamayı tercih ederken, "yol arkadaşı" Melik Giray ve ilişkileriyle ilgili yeni bir iddia ortaya atıldı. Giray'a Gaziosmanpaşa Sultançifliği'ndeki dükkanını kiraladıktan sonra başının dertten kurtulmadığını söyleyen Özer Özkan ilginç açıklamalarda bulundu. "1997 tarihinde bir binamı Giraylar'a kiraya verdim o günden sonra bütün işlerim, sağlığım, aile yaşantım herşeyim alt üst oldu" diye konuşan Özer Özkan, başından geçenleri gözyaşları içinde anlattı: "1997 tarihinde Giraylar benden şu anda Sultançiftliği Giraylar Market'in yeri olan binayı kiralamak istedi. O zaman anlaşamadık. 7 ay sonra binayı Gökkuşağı Market'e kiraya verdim. O sırada Melik Giray beni Eyüp'teki iş yerine davet etti." " 3 tane çelik kapıyı geçtikten sonra bir odaya geldik. Odada silahlı adamlar vardı. Gökkuşağı Market'in sahibi de oradaydı. Melik Giray burada benden binayı kendilerine kiralamamı istedi. Ben binayı Gökkuşağı Market'e kiraladığımı söyleyince sonradan adının Mustafa Keser olduğunu öğrendiğim şahıs silahını göstererek, 'Özer Bey biz Gökkuşağı'yla anlaştık, şimdi siz burada karşılıklı olarak kontratı fesedin olsun bitsin' dedi. Mecburen kontratı fesedip binayı Giraylar'a kiraladım." "Melik Giray bana 3 yıl boyunca kira vermedi. Bu yetmezmiş gibi marketi açtıktan sonra binayı satın almak için beni tehdit etmeye başladı. Sonunda tehditlere dayanamayıp binayı o zaman Laleli'de tekstil işleriyle uğraşan Ramazan Kılıçarslan'a 1 milyon dolara sattım. Bir hafta sonra Giray'ın büyük ağabeyi olduğunu söyleyen bir kişi telefon etti. "3 seçenek sundu. 'Ya hayatını alacağız, ya bize 500 bin dolar vereceksin, ya da binayı geri alıp bize satacaksın' dedi. O sırada Ramazan Kılıçarslan da beni arayarak tehdit edildiğini ve binayı geri vermek istediğini söyledi. Mecburen binayı tekrar geri aldım. Fakat, Giraylar'a satmamakta direndim. Bunun üzerine beni kaçırdılar kafama silah dayadılar. 2 gün tuttuktan sonra bıraktılar. Kalp krizi geçirerek hastaneye yattım. Çıktıktan sonra Gaziosmanpaşa Adliyesi'ne başvurup Giraylar hakkında suç duyurusunda bulundum. O tarihte Başsavcı Oktar Çakır'dı.''
Mafya tehdit eti savcı ''sus'' dedi
Beyaz BMW Skandalı'nda yeni ipuçları. Ölen işadamı Melik Giray'ın tehdit ettiği Özer Özkan'ın şikayet dilekçesine savcının yanıtı: "Şahidin yok".
GÖZÜM KORKTU
"Bunun ardından dilekçemi inceleyen Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcısı Osman Emeksiz 'Melik Giray'ın kafana silah dayadığını söyledin, şahitlerin var mı?' diye sordu. Ben de 'Var' dedim. Savcı bana, 'Sen onları getirsen de bize senin söylediklerini doğrulayan ifade vermezler, sen de yargıyı yanıltmaktan yargılanırsın' dedi. Bunun üzerine şikayetimden vazgeçtim. Zaten onlar da delil yetersizliğinden takipsizlik kararı verdiler."
"Yaklaşık 1 yıl hiç sesimi çıkarmadım. Sonra Giraylar'dan paramı almak için Gaziosmanpaşa 3'üncü Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açtım. Davayı kazandım.
Hala Gaziosmanpaşa Adliyesi'nde savcılık yapan Osman Emeksiz ise, "Bir savcı hiçbir zaman kendisine gelen bir mağdura böyle bir şey demez" dedi.
OKTAR ÇAKIR’IN CEZA VE TEVKİF EVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ YAPTIĞI DÖNEMDE TUTSAKLARA YÖNELİK YAPILAN SALDIRILAR
- MART 1990: BURSA HAPİSHANESİ’NDE SAG’de bulunan tutsakların koğuşlarının “sayım ve yiyecek araması” adı altında talan edilmesi ve tutsakların işkenceden geçirilerek ağır bir biçimde dövülmesi...
- TEMMUZ 1989: SAĞMALCILAR CEZAEVİ’NDE YARGILAMALARI SÜREN SİYASİ TUTUKLULARA “SEVK TEHDİDİ...” Tünel bahane edilerek yapılan saldırılar; Açık ziyaret hakkını gaspetme, Ailelere saldırı, Anadolu hapishanelerine sevk tehdidi.
- NİSAN 1989: AMASYA’DA 1 Ağustos genelgesine karşı yapılan açlık grevi sırasında idarenin işkence, hücre cezası, infaz yakma gibi uygulamaları koz olarak kullanması ve saldırıları.
- NİSAN 1989: 1 Ağustos genelgesi sonucu bütün Anadolu Cezaevlerinde hak gaspları ve keyfi uygulamalara yönelik olarak yapılan tehditler.
- HAZİRAN 1989: SAĞMALCILAR’DA Devrimci Sol Davası tutuklularına Tünel bahanesi ile yapılan saldırı. Sevk, açık görüş gaspı, ailelere saldırılar. Tutsaklara yönelik yapılan operasyon. Tutsaklar buna ilişkin olarak 2 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesine suç duyurusunda bulundular.
Basından
KAZADA Kİ ÇANTALAR
Çantada 750 bin dolar!
Başsavcı Çakır'ın kazanın ardından canından önce kurtardığı iki bond çantada 750 bin dolar bulunduğu iddia edildi. İddia, paranın niçin ve kim için taşındığı sorusunu gündeme getirdi
SONER ARIKANOĞLU
ADNAN KESKİN
ANKARA - İşadamı Melik Giray'ın ölümü ve İstanbul DGM Başsavcısı Oktar Çakır'ın yaralanmasıyla sonuçlanan kazanın ardından lüks otomobilde bulunan iki bond çantada 750 bin dolar olduğu (yaklaşık 500 milyar TL) ve bu paranın Ankara'daki bazı işlerin çözümü karşılığında dağıtılmak üzere hazırlandığı öne sürüldü. Başsavcı Çakır, 'meslek ahlakına aykırı davrandığı' gerekçesiyle hakkındaki soruşturma sonuçlanana kadar açığa alınırken, Çakır'ın bir tarafını oluşturduğu ilişkiler çetelere kadar uzandı. Ülkücü kabadayı Sedat Peker'in, kazada ölen işadamı Melik Giray'ın sahibi olduğu gıda şirketinden her ay cezaevine 40-50 koyun getirttiği, gıda ihalelerini kazanan Giray'ın da cezaevine promosyon olarak buzdolabı ve müzik seti verdiği açıklandı. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, tüm hâkim ve savcıları, iş sahipleri ve haklarında şaibe bulunan kişilerle ilişkiden uzak durmalarını istedi.
Çanta, canından önce...
Oktar Çakır'la Melik Giray arasındaki karanlık ilişkiye dair spekülasyonlara dün bir yenisi daha eklendi. Gölbaşı'ndaki kazadan yaralı olarak kurtulan Başsavcı Çakır'ın yanına aldığı iki bond çantada, 750 bin dolara yakın para bulunduğu iddia edildi. İddialar bununla da sınırlı kalmadı. Çakır ve Giray'ın bu parayı, Ankara'daki bazı yasadışı işlerin çözümü karşılığında dağıtılmak üzere beraberlerinde getirdiği de öne sürüldü. Çantalardan birinin kilitli olması, iki kaburgası kırılan Çakır'ın kazanın hemen ardından bu çantaların peşine düşmesi ve beraberinde hastaneye götürmesi de, çantalarda para bulunduğu iddiasını güçlendirdi.
'Çantalar açılmadı'
Radikal'in konuyla ilgili sorularını yanıtlayan Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcısı Ali Zeki Öz, söz konusu çantaları açmadıklarını ve
içinde ne bulunduğunu da bilmediklerini söyledi. Öz, "Çantaları niçin açmadınız?" sorusuna, "Olay basit bir trafik kazası. Çantalar da Sayın Başsavcı'nın özel eşyası. Niçin açılsın ki?" yanıtını verdi. Öz, çantalarda ne bulunduğuna ilişkin tahminini ise, "Para da olabilir, önemli evrak da olabilir" cümlesiyle dile getirdi.
Ahlaka sığmaz
Adalet Bakanı Türk de, dün düzenlediği basın toplantısında, Gölbaşı'ndaki kazada açığa çıkan ilişkilerle ilgili gazetecilerin sorularına şu yanıtları verdi:
- Başsavcı'nın hakkında yakalama kararı bulunan işadamının özel otomobilinde bulunması, hâkimlik-savcılık mesleğinin şeref ve onuruyla bağdaşır mı?
Türk: Her görevin gerektirdiği birtakım davranış kuralları vardır. Bu görevlere getirilen insanlar bu kurallar içinde kalmalıdır. Başsavcılık gibi en yüksek görevlere getirilen insanlar, bütün ilişkilerinde, özellikle iş sahipleri veya haklarında iddialar bulunan kimselerle ilişkilerinde büyük özen göstermek zorundadır.
- Çantaların açılmaması olağan bir uygulama mıdır?
Türk: Tabii bu çantaların içinde ne bulunduğunu bilebilecek, tahmin edebilecek değilim. Ama müfettişlerimiz soruşturma çerçevesinde bu konu üzerine de eğilecektir. Bu çantaların varlığı basın yoluyla tescil edilmiş durumda.
- Çakır'ın atanmasından önce, İçişleri Bakanı Tantan'ın sizi arayarak, bu kişiyle ilgili kimi kuşkulu bilgileri ilettiği halde seçilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk: Bakanlar Kurulu ortak sorumluluk ilkesine göre çalışır. Bütün bakanlıklar kendi alanlarına giren ama aynı zamanda başka bakanlıkları da ilgilendiren konularda gerekli ölçüde bilgi verir. Bizimle İçişleri arasında yakın bir işbirliği vardır. HSYK'nın çalışma tarzı da Anayasa'da gösterilmiştir, kararını kanunun öngördüğü çoğunlukla verir. Bu konu kurulda tartışılmıştır.
'Teşekkür için gelinmez'
- Başsavcı "Beni seçen HSYK üyelerine teşekkür için gidiyordum" demiş. Ne diyorsunuz?
Türk: Eğer böyle olursa, çok büyük bir abartma olur. Teşekkür
için Ankara'ya gelmek abartmadır. Seçilen 800 kişi gelecek olsa da bunun o sayıyla çarpılması lazım. Seçilenlerin buraya kadar zahmet etmesine gerek yok. DGM savcıları seyahatlerini kendilerine tahsis edilen resmi araçlarla yapma durumundadır. Koruma, bu görevdeki insanların isteğine bağlı değildir. İzinsiz, korumasız ve resmi araç dışında yapılan seyahati, mesleğin gerektirdiği davranışla bağdaştırmak olanaksızdır.
Giray'ın 'işleri'
- Ölen işadamanın cezaevlerine ne kadar mal sattığı, usulsüzlük
olup olmadığı araştırılıyor mu?
Türk: Melik Giray'dan Bayrampaşa kapalı ve özel tip cezaevine 1998'de et, 1997-99 yıllarında et ve gıda alındığı, İstanbul'daki diğer cezaevlerinin kendisinden gıda almadığı anlaşılmaktadır. Bu arada Sedat Peker'in Bayrampaşa Kapalı Cezaevi'nde bulunduğu sırada Giray Marketler Zinciri tarafından her hafta 40-50 koyunun cezaevine gönderildiği, ayrıca aynı şirketin cezaevine buzdolabı, müzik seti gibi eşyalar da verdiği istihbari bilgiler arasında.
Çakır görevden alındı
Bakan Türk, toplantının ardından, müfettişlerin hazırladığı önraporu yanına alarak başkanı olduğu HSYK'yı topladı. Kurul, raporda Giray'la ilgili iddiaların henüz soruşturulduğu, ancak Başsavcı Çakır'ın Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 82. maddesinde yer alan hâkim ve savcılık mesleğinin onur ve şerefine uygun düşmeyen hareket tarzı sergilediği yolundaki tespiti esas alarak, oybirliğiyle Çakır'ı soruşturma sonuçlanana kadar başsavcılık görevinden
Uzaklaştır
TUTUKLUYA DAYAK RAPORU
14 Mart 1989 CUMHURİYET
Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde 1 mart günü meydana gelen “toplu dayak” olayını protesto etmek amacıyla, 59 siyasi tutuklunun başlattıkları açlık grevi 11. gününü doldurdu. Bu eylemi desteklemek için İstanbul’da geçen cuma günü açlık grevi başlatan 36 tutuklu yakını, cezaeviyle ilgili isteklerini içeren bir dilekçeyi Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Oktar ÇAKIR’a verdiler.
Tutuklu yakınlarının bulunduğu otobüsü İskitler semtinde durduran siyasi polis, burada kimlik kontrolü yaptı. Otobüs daha sonra Çiftlik Kavşağı’nda polis tarafından yeniden durduruldu ve burada çıkan tartışma sonunda Kemal Işıktan adlı tutuklu yakını gözaltına alındı. İnsan Hakları Derneği Ankara şubesi’nde dün tutuklu avukatları ve dernek yöneticileriyle basın toplantısı düzenleyen tutuklu yakınları, polisin kendilerine karşı tavrını protesto ettiler.
Tutuklu yakınları daha sonra Adalet Bakanlığı’na giderek Cezaevleri Genel Müdürü Oktar Çakır’a cezaevlerine ilişkin isteklerini içeren dilekçeyi verdiler.
51 tutukluya rapor
Adli Tıp Kurumu Ankara şube Müdürlüğü, cezaevinde 1 Mart gecesi yaşanan “toplu dayak” olayı ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na sevki yapılan 57 tutukludan 51’ine toplam 185 günlük rapor verdi. Adli Tıp Kurumu, atılan dayak sonucu Cüneyt Vahit Kafkas, Yakup Özgün ve Hasan Hüseyin Kaner’e 10’ar gün, Ahmet Turan Güler’e 7 gün, 16 tutukluya 5’er gün, 14 tutukluya 4’er gün, 8 tutukluya 2’şer gün ve 9 tutukluya da birer gün “mutad iştigaline engel teşkil ettiğini bildirir kesin rapor” verdi. Bu arada merkez cezaevi siyasi tutukluları tarafından yapılan açıklamada da dayak olayının sorumlusu olarak cezaevi birinci müdürü Vehbi Camgöz, ikinci müdür Sıddık Ertürk ve adı belirlenemeyen cezaevi dış güvenlik komutanı bir yüzbaşı olduğu belirtildi.
“AÇLIK EYLEMCİLERİ ÖLÜM FEDAİSİ”
19 Ağustos 1989 HÜRRİYET
Üniversitelerden resmen görüş istediklerini açıklayan Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, açlık grevinde bulunan kişilere tıbbi müdahaleden yana olduğunu, ancak grevcilerin işleri çok zorlaştırdığını ifade etti.
AYDIN E Tipi Cezaevi’nde “ölüm orucu”na dönüşen açlık grevi dün 50’inci gününü doldururken; adalet Bakanı Oltan Sungurlu’nun, tutuklu ve hükümlülerin “Göz göre göre ölmemesi” için, çare arayışı içinde olduğu öğrenildi. Cezaevi’nde dün incelemeler yapan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Önder Sav, tutuklu ve hükümlülerin de açlık grevini bitirmek istediklerini; devletin “yumuşak ve sevecen tutumuyla” sorunun çözümlenebileceğini söyledi.
Açlık grevinde bulunan kişilere, tıbbi müdahalenin yasal olup olmadığın konusunda, üniversitelerden resmen görüş istediklerini açıklayan Sungurlu, “Üniversitelerden gelecek görüşlere göre, gerekirse yeni bir yasal düzenleme yapabiliriz” dedi. Sungurlu, Hürriyet’in sorularını cevaplarken, kendisinin de açlık grevinde bulunan insanlara tedaviden yana olduğunu ve bu uygulamanın tamamen hukuka uygun olduğuna inandığını vurguladı, Sungurlu, şöyle konuştu: “Ancak çok zor durumdayız. Grevciler işlerimizi güçleştiriyor. Tutuklu veya hükümlü taktığımız serumu çıkartıp atıyor. Ne yapılabilir? Zincire mi bağlayıp serum takacağız? Bu insanlara teskin edici iğne yapılıp sonra tedaviye geçilmesi yolunda görüşler de var. Ancak, bu uygulamanın hukuki boyutu nedir, uygun mudur? İşte bütün bunlara açıklık getirmek için, üniversitelerden görüş istedik.”
ÖLÜM FEDAİSİ
Açlık grevcilerini “Ölüm fedaisi” olarak niteleyen Sungurlu, “Bunların içinde PKK’cı var. Kimlerin öleceği, önceden örgüt tarafından tespit edildiği yolunda istihbaratlarımız var. Ancak bunlardan bazıları açlık grevinden vazgeçti. Bu nedenle, tam doğru olarak bilemiyoruz” dedi. Sungurlu, bu konuda kesin bilgileri olmadığı için.
Bunları okuduktan sonra bizim halkımız bu ülkenin hangi organına güvensin? benim merak ettiği konu: biz bu devletin neyine güvenelim? yargıya mı ne olduğu ortada Oktar çakır misal, siyasi partilerimi onlarında burada ne olduğu belli ANAP misal, kime güvenelim biz peki simdi bu Oktar çakır’ın yerinde hangi şerefsiz var hangi başsavcı bunun devamını getiriyor. Şimdi
yani günümüzde Bassavcı Yalçınkaya’nın yaptığı gene ülkemizde o günlerden bu güne herhangi bir şeyin değismediğini göstermiyor mu sizce empati yaptığımız da ne olduğumuz ortada su anki Ergenekon olayları gene aynı olayların farklı yönleri değil mi sizce biraz düşünelim ülkemiz’in refahı için gerçi düşünsekte bir şey fark etmiyor değil mi yargı böyle kişiler’in elindeyken düşünsek ne fark eder DÜŞÜNÜRSEK YARGI BİZİ HAKARETTEN İÇERİ ATAR.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır